Marilyn’in Kör Kuyusu

M. Işıl Ertüzün – Klinik Psikolog, Psikoterapist      

(Suret dergisinin 1. Sayısında,  Kasım 2012’de yayınlanmıştır. Derginin sayfasına ulaşmak için tıklayınız.)

Marilyn Monroe birkaç kez hamile kaldığı hâlde çocuk sahibi olamamıştır. Arthur Miller ile evliliğinde kürtajla sonuçlanan bir dış gebelik ve bir düşük geçirir ve ölümünden birkaç hafta önce (Kennedy kardeşlerden birinden olduğu iddia edilen) bir gebeliğin kürtajla sonlandırılmış olma ihtimali söz konusudur. Endometriozis hastalığından dolayı çocuk sahibi olamadığı, bu nedenle de birkaç ameliyat geçirdiği genel olarak kabul gören kaynaklarda belirtilir (Schneider, 2010; Taraborelli, 2012; Doll, 2007).

Gebelik kaybı, düşük, dış gebelik, endometriozis gibi durumların onun hayatında ve genel anlamda hayatla bağı hakkında nasıl zorluklar, sancılar, sıkıntılar demek olabileceğini ve bunların gerisinde sebep sonuç ilişkisi değilse de, onun anlam dünyasında nelere tekabül edebileceğini, biraz onu anlatanların aktardığı Norma/Jeane/Baker/Marilyn/Monroe… tasvirlerinden, biraz yakalayabildiğimiz yerde kendi dilinden, psikanalizin yardımı ile araştırmaya çalışacağız. Ama muhtemelen asıl malzeme kolektif ve bireysel bilinçdışımız olacak.

Gölgesiz Marilyn

Freud’un çağdaşı Alman şair Hofmannsthal’ın  “Gölgesiz Kız (Die Frau Ohne Shatten)” eserinde (1930, aktaran Bydlowski, 2008 [1997]) peri kızı fâni bir erkekle evlidir ve bir çocuğu olabilmesi için önce bir gölge edinmesi gerektiğini öğrenir. Tılsımında her türlü canlı cisme bürünebileceği, fakat gölgesi olmadığı için çocuk doğuramayacağı yazılıdır: “Gölgesiyle Dünya’ya kefaletini ödeyerek kaderini özgürlüğe kavuşturmayan, taşa dönüşecektir.” Yani Dünya’ya olan varoluş borcu gölgeyle ödenir. Bydlowski, La Dette de vie [Yaşam Borcu] (2008 [1997]) adlı kitabında, doğurganlık sorunlarını incelerken Hofmannsthal’ı takip eder. Annelik borcunun doğacak çocukta vücut bularak Toprak Ana’ya ödendiğini anlatır ve özellikle de ilk çocukların, annelerin genelde bu ilk çocuğun anneanneyle daha çok vakit geçirmesini sağlamaları gözlemiyle de birleştirerek, kadının kendi annesine bu borcu ödemek üzere yapıldığını belirtir. Tersinden, benzer şekilde, kürtaj da kadının kendi içerisinde anneyi öldürmesi demek olabilir ve bu durumda belki ilk kürtaj,  kendisi kadın ve anne olmak için akıtılan kan bedelidir (Bydlowski, 2008, s. 78).

Aisenstein (1997) ise Mortelle et sexuellement transmissible est la vie [Yaşam ölümlüdür ve cinsel yolla iletilir] başlıklı makalesinde, Hofmannsthal’ın eserinde peri kızının bir çiftten doğmadığını, tanrısal bir babadan dünyaya geldiğini vurgular. Peri kızı insani bir çift ilişkisine ulaşmayı arzu eder. Bu fâni eşten bir çocuk doğurabilmek için kadın olması, yani bir gölgesinin olması gerekmektedir. Gölge, dünyaya bağlı bedenin varlığının somut kanıtıdır, yani bu ışık geçirmezlik (opak) özelliği ölümlülük demektir. Et sonluluktan doğar ve acı ve arzuların kaynağıdır (Hofmannsthal, 1919, aktaran Aisenstein, 1997). Aisenstein’a göre böylece Hofmannsthal soy zincirini  genital cinselliğin şartı olarak koymaktadır. Kadın olmak, gerçekten dürtüsel bir bedene sahip olmak, fâni ve böylece ensest nitelikli arzuların ve onlardan vazgeçişin yerleştirdiği çiftedeğerlilik ve suçlulukla anlam bulacak olan bir ebeveyn çiftine sahip olmakla mümkündür (Aisenstein, 1997, s. 15).       

Marilyn’in hayatı ilerledikçe nasıl da parlamaya başladığını, onu tarif edenlerin hep ışığıyla ilgili verdikleri tasvirleri düşünecek olursak, o tam da gölgesiz biri gibidir. Kocası Arthur Miller’ın tarifi mesela: “Etten değil de ışıktan ve havadan oluşan bir mahluk” (Doll, 2007, s. 16). Dostu Truman Capote (2010) tarafından aktarıldığı şekliyle Marilyn’in drama eğitmeni aktris Constance Collier ise şöyle diyor: “Ondaki şey, bu parlaklık, bu pırıl pırıl zekâ sahnede asla yüzeye çıkamaz. Öyle kırılgan ve derinde ki, yalnız bir kamera tarafından yakalanabilir. Tıpkı sinekkuşunun uçuşu gibi: Ondaki şiiri sadece bir kamera dondurabilir.” (s. 192). Sanki üç boyutlu birinden, Hofmannsthal’ın koyduğu şekliyle gölgeli, dünyevi bir varlıktan bahsedilmiyor… Collier zaten devamında, “Nedense hiç yaşlanmayacakmış gibi geliyor bana. Hep genç yaşta öleceğini hissediyorum.” da diyor (s. 192). Yaşlanmayan, donan, fâniliğin getireceği değişime tabi olmayacak bir görüntü, bedeli erken ölmekle ödenen ölümsüzlük, ki bu genç yaşta ölen ve efsane statüsü alan pek çok ünlü için de geçerli…

Üstelik varoluşunun borcunu ödeyeceği ya da kendi varlığını işaretleyeceği bir anneye (ve babaya) rastlamıyoruz hayatında. Anne Gladys sanki sadece yokluğuyla orada. Ekonomik olarak da, psikolojik olarak da çocuğun bakımını üstlenebilecek durumda olmadığı için daha doğumundan birkaç gün sonra bir koruyucu aileye veriyor bebeğini. Defalarca akıl hastanesine yatmak zorunda kalıyor. Ona bakmıyor, konuşmuyor, gülmüyor, dokunmuyor, yazdığı mektubu “anne” diye imzalıyor, “annen” gibi daha iyelik kuracak bir sıcaklıkla değil ve Marilyn verdiği röportajlarda onun öldüğünü söylüyor (Schneider, 2010).

Peki baba? Doğum belgesindeki soyadının sahibi Edward Mortensen; adres hanesine “bilinmiyor” yazılı. Bu adam Gladys’in o sıralarda boşandığı kocası. Fakat Marilyn’e baba olarak resmi gösterilen ve hakkında resminden başka bir şey bilmediği bir isim: Charles Stanley Gifford. My Week with Marilyn [Marilyn ile Bir Hafta] filminde ise başucunda baba olarak Abraham Lincoln’ün fotoğrafını görüyoruz (Curtis, 2011). Bir devletin kurucu efsanesi…

Aslında Marilyn’in yıllar sonra irtibat kurduğu bir ablası ve hiç tanımadığı bir ağabeyi var. Bu büyük kardeşlerin de, aileye ait unsurlar olarak, Marilyn’e yeryüzüne temasının bir gölgesini verme imkânı olmuyor. Marilyn doğmadan önce çocukların babası olan eski koca, onları anne Gladys’ten alıyor.

Değişen koruyucu ailelerin arasında temel figür olarak Gladys’in arkadaşı Grace’i görebiliyoruz. Zaten sinemayla belki asıl bağını Grace ile kurmuş oluyor: Gladys ve Grace, ikisi de sinema sektöründe kurgu aşamasında çalışan işçiler, fakat Marilyn saatlerce hayranlıkla seyrettiği filmlere Grace’le gidiyor. Ama onun yanında da uzun süreli kalamıyor  (Schneider, 2010; Taraborelli, 2012).

Dolayısıyla Aisenstein’ın belirttiği şekliyle bir ebeveyn çiftine de sahip değil. Birbirini ve bir çocuğu arzu eden bir kadın ve bir erkekten gelmiyor dünyaya. Hatta daha ziyade beklenmediği bir yere gelir gibi (Schneider, 2010).

Oysa çocukları çok seviyor. Bazen bir kızı olmasını istediğini söylüyor, ya da iki çocuk istediğini (Taraborrelli, 2012). Arthur Miller onu en iyi şekilde anlamak için çocuklarla birlikte görmek gerektiğini söylüyor. Gerçekten de eski kocalarının çocuklarıyla da arası hep iyi oluyor, DiMaggio’nun ve Miller’ın çocuklarıyla iyi anlaşıyor (Doll, 2007).

Çocuğunun olmasını istiyor; apandisit ameliyatı öncesinde bedeninin üzerine narkoz etkisi altında uyurken doktoru okuyabilsin diye bir not yapıştırıyor:

Olabildiğince az kesin. Bu size saçma gelebilir, ama gerçekte öyle değil aslında. Ben bir kadın olduğum için bu çok önemli, benim için önemi var. Tanrı aşkına yumurtalıklarıma dokunmayın doktor, sizden bir kez daha rica ediyorum, yara izi kalmaması için elinizden geleni yapın. Tüm kalbimle teşekkür ediyorum size. – Marilyn. (Schneider, 2010, s. 99).

Belki ilk okuyuşta iz kalmaması, o beğenilen kadın bedenine zarar gelmemesi, bedenin yaşlanmaması, iz-lenmemesi gibi de düşünülebilir, ama üretkenlik potansiyeliyle ilgili samimi kaygısı açıktır.

Marilyn belki de kendisi bir gölgeye sahip değil ama çocuklarının onun için bir gölge olabileceğini umuyor gibi. Yine Capote (2010) Marilyn’in sözlerini aktarıyor: “Cenazelerden nefret ederim. Kendiminkine gitmeyeceğim için memnunum. Hem ben tören istemiyorum, küllerimi, eğer olursa, çocuklarımdan biri dalgalara savursun.” (s. 195).

Çocuk isteyen, sancılı düşükler, kürtajlar, ağır kayıplar yaşayan biri var karşımızda. Bunlar erken dönem kayıplar. Schneider (2010) Bazıları Sıcak Sever’de, hamile olduğu için fotoğraflarda yerini (bedeninin) başkasının alması gerektiğini aktarıyor. Karnı şişmiş olmalı. Ama zaten çocuk isteyen ve hamileliğini kaybeden biri için o hamileliğin süresinin bir önemi yoktur; o, kaybedilmiş bir çocuktur (Bunu tüp bebek denemelerinde embriyo transferi sonrasında kanda gebelik testinde olumlu sonuç almayan kadınlardan da iyi biliyoruz. Hatta bazen âdet kanamasının kendisi kaybedilen bir çocuktur.). Marilyn üzerine yazılmış malzemede,  en azından benim inceleme fırsatı bulduğum kısımda, bu hamilelik kayıplarına, kürtajlara, ya da endometriozise çok az yer verilmesi ilginç. Bunun iki kaynağı olduğu düşünülebilir. İlki belki de onu gölgesiz bırakmayı tercih eden toplumsal arzudur. Bu taraf onu sadece bir seks sembolü olarak alan, iş çocuk meselesi ya da ailesizliğine gelince bunu  da ayarı kaçabilen bir acımayla karıştıran, onun sahiden ne yaşadığını es geçebilecek bir yaklaşım. Fakat ikinci sebep, belki de daha ağır basan sebep, bu kayıpların zaten kişiler için de, toplumlar için de konuşulmasının zor oluşuyla ilgilidir. Antropolog Zonabend (1997), annesi ya da babası ölen için “öksüz” ya da “yetim”, eşi ölen için “dul” denebileceğini, ama çocuğu ölen birinin bir adı olamayacağını belirtir. Yeni doğan bebeklerin bir süre için ruhlar dünyasıyla fiziksel dünyanın arasında olduğunun düşünüldüğünü belirtip şöyle der: “Yani bütün doğumlar tehlikeli olarak düşünülür, birbirine karşı iki dünyanın karşılaşmasına sebep olduğu için” (s. 22). “Fakat asıl bilinmeyen bir yerden geldiği için bebeğin kendisi tekinsizliği içerir. Öldüğünde hangi dünyaya ait olacaktır? Bu erken ölümleri hiçbir toplum ehlileştirememiştir ve bu aileleri acılarının içinde yalnız bırakmıştır.” (s. 26)…

Yine antropolog Le Grand-Sébille, özellikle hastane ortamının, acıyı ritme sokacak ritüellerden yoksun bırakmasından bahseder. Marilyn de bu kayıpları hastanelerde, üstelik gazetecilerin ve film sektörünün baskısı altında yaşamıştır.

Marilyn için de bu kayıpların yıkıcı etkisi ortadadır. Özellikle ölümünden hemen önceki günlerde yine bir çocuk aldırdığını (aldırmak zorunda bırakılıp bırakılmadığını bilmiyoruz, evli Kennedy’lerden birindense bu çocuk), bu tarihlerin beş yıl önce Miller’la iken kaybettiği hamileliğin yıldönümüne rastladığını, yine aynı günlerde Miller’ın yeni eşinin hamile olduğunu, bundan biraz önce ise Marilyn’in Uygunsuzlar’daki aksamasından dolayı yorgun düştüğü iddia edilen Clark Gable’ın hamile eşi tarafından onun ölümüne sebep olmakla suçlandığını (Taraborrelli, 2012; Schneider, 2010) düşünürsek… Ölen çocuklar, annesiz çocuklar, babasız çocuklar, birilerinin ölümüne sebep olmalar…

Öyleyse Marilyn’in kuşakaşkın aile öyküsünde bu doğum-ölüm, ölme-öldürme, hayatta kalma-üreme ikilemlerine, ebeveynlerine ve çocuklarına biraz bakalım.

Anneanne Della: Etrafının aktardıklarına bakılırsa çocuklarının doğumlarında depresyon geçiriyor. İki çocuğu var, Marilyn’in annesi Gladys ve erkek kardeşi Marion. Fakat Marion’u 11 yaşında iken bir akrabasına bırakıyor ve bir daha ondan haber alınmıyor. Gladys’in Norma Jeane’i doğurduğu sırada Hindistan’a gidiyor. Takip edildiğini düşünüyor, akıl hastanesine yattıktan 19 gün sonra ölüyor (Taraborelli, 2012).

Dede Otis: Della’nın kocası, istikrarsız bir evlilikleri var, defalarca taşınıp şehir değiştiriyorlar. Öfke patlamaları, hafıza kaybı ve baygınlıkları var. 43 yaşında iken ölüyor, muhtemelen ölüm sebebi frengi. Della çocuklarına babalarının ölümünü “babanız delirip Tanrı’nın yanına gitti” diye açıklıyor.

Anne Gladys: Norma Jeane’in doğumundan sonra defalarca akıl hastanesine girip çıkan ve nihayetinde kızından yıllar sonra yine hastanede ölen Gladys, 16 yaşında iken John Newton Baker ile evleniyor (kardeşi akrabaya bırakıldığı yıl). Alkolik ve şiddet eğilimli kocasından iki çocuğu oluyor, abla Bernice ve erkek kardeşi Robert. Fakat adam boşanmalarından sonra çocukları alıp götürüyor.

Robert önce 3 yaşındayken anne ve baba tartışmakla meşgulken arabadan düşerek sakatlanıyor, 13 yaşında fişek kazasında gözünü kaybediyor ve böbrek rahatsızlığı çekiyor. Baba hastaneye götürmüyor, iyileşmiyor, ölüyor. Anne çocuğun ölümünü çok sonra öğreniyor.

Bernice 19 yaşında iken yıllardır görmediği annesinden bir mektup alıp 12 yaşında bir kız kardeşi olduğunu öğreniyor. Sonrasında Bernice ve Norma Jeane yıllar içinde görüşmeye devam ediyorlar. Bernice kendi ailesini kurabiliyor.

Norma Jeane 7 yaşındayken gerçek annesinin Gladys olduğunu öğreniyor. Gladys’in hastalığı dolayısıyla sonrasında ancak kısa sürelerle birlikte kalıyorlar. O da annesi ve anneannesi gibi zaman zaman izlendiğini düşünüyor…

Grace Teyze: Gladys’in yakın arkadaşı; Norma Jeane’in doğumundan sonraki iki hafta Gladys’le birlikte, fakat Gladys’in sinir krizi ve bıçakla kendisine saldırması nedeniyle bebek koruyucu aileye veriliyor. Yıllar içinde Norma Jeane’in vesayetini üstleniyor. Kesintilerle de olsa ilişki hep devam ediyor. Kısır, dört evlilik yapıyor. Tam Norma Jeane’in bakımını üstlendiği sırada yeniden evleniyor ve önceki evliliğinden kendi çocukları olan kocası bir de Norma Jeane’i istemediği için onu yetimhaneye bırakıyor. Yıllar içinde bağları yine de kopmuyor. Rahim kanseri oluyor. Tedaviyi Marilyn’in bütün çabasına rağmen dini görüşleri (Hristiyan Bilim) nedeniyle reddediyor ve yüksek dozda sakinleştirici alarak hayatına son veriyor…

Ida Bolender ve kocası Wayne: Anneanne Della’nın komşuları, koruyucu anne ve baba oluyorlar. Kendi çocukları olmuyor, evlat ediniyorlar. Ida kuralcı, Wayne daha uysal olarak anlatılıyor ve çiftin kendi aralarında pek konuşmadıkları söyleniyor. Norma Jeane’den başka iki çocukları daha var. Norma Jeane yedi yaşına kadar orada yaşıyor. Aralıklarla irtibatını sürdürüyor. Bu ilk yedi yılın kırıklıklarla da olsa görece bir aile ortamı sağladığını varsayabiliriz.

Ana Teyze: Grace Teyze’nin halası. Bir süre bütün aile bir arada yaşıyorlar. Bir nevi bütünleştirici işlev gördüğü düşünülebilir. Taraborrelli’nin kitabında hepsi bir arada güzel bir fotoğrafları var…

Bu kalabalık olduğu kadar kimsesiz, istikrarsız, kopuk ve gelgitli çocukluk yıllarında bir de yetimhane süreci var ki oraya tekrar girmemek için evleniyor 16 yaşında.

Yetimhaneyle ilgili şu sözleri aslında belki bu süreci özetliyor: Neden orada olduğunu anlayamazken “ama ben kimsesiz değilim!” diye düşünüyor ve sonraları o günleri anlatırken “Bazen uykumda öldüğümü sanırdım, sanki uykumda ölmüştüm. Artık vücudumun bir parçası değildim. Kendimi hissedemiyordum. Dünya sona ermiş sanıyordum. Herşey çok uzaktaydı ve beni rahatsız edemezdi” diyor (Taraborelli, 2012, s. 69).

Bir gün Anneanne Della, bebek Norma Jeane’i (1 yaş civarında) boğmaya çalışırken, Ida Bolender yetişip kurtarıyor (Schneider, 2010; Taraborreli, 2012). Bir başka sefer de anne Gladys, Norma Jeane 3 yaşındayken onu almaya geliyor, Ida izin vermeyince eve girmenin bir yolunu bulup kapıyı üstünden kitleyip çocuğu bez bir alet çantasına koyup evden çıkıyor. Norma Jeane çantanın içinden ağlayarak çıkmaya çalışırken bahçede düşüyor (Taraborrelli, 2012).

Bütün bunların arasında en istikrarlı figürlerden biri olan ve onu sinemalara götüren Grace, çok sevdiği Jean Harlow’a benzemesi için çocuğun daha sekiz yaşındayken saçını sarıya boyamak istiyor…

Çocuk olmak hep kaybolmakla, anne olmak hep delirmekle ilgili gibi. Etraftaki diğerleri de bir türlü birleşmiyor, parça parça kalıyor ve belki sonrasında hangi biyografiyi okuduğunuza göre değişen bir Marilyn’le karşılaşmamıza ve onun kendisinin  de “kendim mi, o kim?” demesine sebep oluyor. Etraf yeryüzüne düşen gölgenin fark edilemeyeceği  kadar karanlık…

Ölü / Parça İsimler

Kimlik hissimizin önemli unsurlarından biri isimlerimizdir. En las huellas del nombre propio, lo que los otros inscriben en nosotros [İsmin izlerinde: Başkalarının bize kaydettikleri] adlı kitabında Tesone (2009) şöyle der: “İsim bir şifre gibi ele alınmalıdır, çocuğun  soyzincirinde yer alması için kuşkusuz gerekli olan, fakat bazen bir semptoma palamar bağlamasına sebep olan demir atma noktasından özgürleştirmek için şifrenin çözülmesi gereklidir.” (Tesone, s. 7). Marilyn’in isimlerinin şifrelerine bakarsak, onlar da hani kulağa fısıldanmış, var etmiş isimlere pek benzemezler; epeyce yüklü, ölü ve bağlayıcıdırlar.

Doğum ismi Norma Jeane Mortenson. Mortenson, annesi Gladys’in ayrıldığı kocasının soyadı ve doğum belgesinde baba hanesinde Edward Mortensen yazılı. Fakat Gladys doğumdan bir süre sonra kızının soyadını değiştiriyor ve kendi kullandığı Baker’ı veriyor. Yani diğer iki çocuğunun babalarının soyadı. Gladys’in kızlık soyadı Monroe. Sonradan Marilyn ile birleşecek.

Annesinin arkadaşı ve bir şekilde anne olarak da tanımladığı Grace, ünlü film yıldızı Jean Harlow’a hayran ve Norma Jeane’i ona benzetmeye çalışıyor. Fakat ilk yapımcısı da onu Jean Harlow’a benzetiyor. Harlow’un isim hikâyesi ise birbirini tekrarlayan hikâyelerden sadece biri: Doğumda verilen ismi Harlean Harlow Carpenter. Kızlık soyadı Harlow olan anne Jean Poe Carpenter’ın kızı. Beş yaşına kadar adının kendisine seslenildiği gibi “baby (bebek)” olduğunu sanıyor…  Film dünyasına adım atarken annesinin adıyla kendisininkini birleştirip Jean Harlow oluyor. 28 yaşında ölüyor. Harlow’un olası ölüm sebeplerinin arasında safra kesesi iltihabı, böbrek yetmezliği, vesair rahatsızlığın yanında düşük yapmaya çalışmak da sıralanıyor (“Jean Harlow,” 2012). Ölümüne yakın zamanlarda Marilyn’in onun hayatını oynamak istediğini de biliyoruz (Schneider, 2010). Harlow’un annesinin, kızının hastalığında dini gerekçeler ile (Hristiyan Bilim Meshebi) onu doktora götürmeyerek ölümüne sebep olduğu düşünülüyor. “Bebek” ya da “Platin” (Platinum Blonde filminden esinlenerek) olarak anılıyor. İntihar ettiği ya da Harlow’un öldürdüğü söylenen bir koca, bir boksör sevgili ve mezarına ölümünden sonra daima çiçek getirmesini istediği fakat Harlow çocuk istediği hâlde istemeyen William Powell ile ilişkisi oluyor. Marilyn ikinci eşi DiMaggio’dan kendisi öldüğünde Powell’ın yaptığı gibi çiçekler getirmesini istiyor ve DiMaggio sözünü tutuyor (Schneider, 2010).  

Yapımcısı isim değişikliği önerdiğinde Norma Jeane, hayran olduğu Jean Harlow gibi annesinin soyadını kullanmak istiyor. Ve Jeane Monroe’yu öneriyor. Yapımcı ise Jeane ismini sıradan bulup Marilyn Miller’ı hatırlattığını düşünerek Marilyn’i öneriyor. Norma Jeane, Marilyn isminin  Mary Lynn ismine benzemesinden hoşlanmasa da, yapımcı bunun daha seksi olacağını söylüyor. Marilyn Miller kim, derseniz; 38 yaşında ölmüş bir Broadway yıldızı, üç evlilik yapıyor, ilk kocası bir kazada ölüyor, adı ise kendi adı Mary ve annesinin adı Lynn’den oluşuyor ve Miller üvey babasının soyadı. Akıl hastanesinde yatıyor, alkol bağımlılığı var ve bir burun ameliyatından sonra ölüyor. Çocuğu yok… (“Marilyn Miller,” 2012).

Tabii daha sonra Marilyn Arthur’la evlenince, Marilyn Miller oluyor…   

Marilyn ve Mary Lynn’deki Mary, İsa’nın annesi Meryem’den geliyor; fâni bir erkekle cinsel birliktelikten değil, Tanrı’nın doğrudan etkisiyle, sonra yine Tanrı’ya bir nevi kurban edilecek olan İsa’yı doğuran kadın. Lynn ise deniz girintisi, haliç anlamına geliyor ve rahmi hatırlatarak belki bu hikâyede deniz ve karanın birbirinin içine geçtiği, kadınla erkeğin birleştiği bir cinselliği andıran tek tınıyı sağlıyor…

Kullandığı takma ad, yolculuklarda ya da hastanelerde kürtaj ya da başka operasyonlarda, Zelda Zonk. Zelda Fitzgerald, F. Scott Fitzgerald’ın karısı. Kendisi de yazar; bu, ismi alınanların içinde en uzun ömürlüsü (48 yaşında ölüyor), bir çocuğu var ve esmer. Fakat kocası ile aralarında edebiyat alanında bir rekabet ve özel hayatlarının eserlerine yansımaları dolayısıyla anlaşmazlıklar ve ayrılıklar var; o da yattığı akıl hastanesinde çıkan yangında ölüyor…  Zelda, Griselda’nın kısaltması, anlamı ise “kara muharebe”… (“Zelda Fitzgerald,” 2012).

Sansasyonel aşkı JFK, John Fitzgerald Kennedy; Frances Scott Fitzgerald ise Zelda’nın ölüme giden yolunda kayıtsız kalan ya da yine bu yüzden Arthur Miller’a benzetilebilecek olan yazar…

Ya Norma Jeane derseniz, o da anne Gladys’in ilk evliliğinden olma çocuklarını babalarından geri alabilmek çabasında iken iyi bir anne olabileceğini göstermek için bakıcılığını yaptığı çocuğun adı. Fakat aile, Gladys’in hâlinden ürküp çocuğu korumak için Gladys’i işten çıkarıyor (Taraborrelli, 2012).  

Marilyn’in fotoğrafçısı ve dostu André Dienes’in de bir hikâyesi var. Bir gün birlikte Marilyn’in annesini akıl hastanesinde ziyaret ediyorlar, sonrasında kendi annesinin o 12 yaşındayken  bir kuyuya atlayarak kendini öldürdüğünü anlatıyor Norma Jeane’e. Arkasından da çocukluğunda bir zangocun ona 2 M harfinin onun için büyük önem taşıyacağını söylediğini ve o sırada okuduğu kitabın bir sayfasının “Momento Mori” (ölüler için dua) diye başladığını görünce zangocun endişelendiğini anlatıyor. Norma Jeane’in Marilyn Monroe olması, André Dienes’in bu hikâyeyi anlatmasından birkaç ay sonraya rastlıyor (Schneider, 2010).

İsimler sanki hep ölüme çıkıyor… Dominant ve isim veren ama hayat çalan anneler, esamesi okunmayan babalar/kocalar… Sanki lanetli bir kader, baştan yazılmış, kuşatmış hayatını, kuyudan hep aynı sesler yükseliyor…

 

Karşılaştığı insanlar bazen onu tanımayıp  “Ne o, kendini Marilyn Monroe mu sanıyorsun?” (Schneider, 2010, s. 275) diyor ya da o “sabah benimle uyandıklarında Marilyn Monroe olmadığımı keşfediyorlar” (s. 53) ya da “ben diye bir şey yok” diyor (Schneider, 2010). Bu birbirinden kopuk isimler/kimlikler arasında bu sözlere insan hiç şaşırmıyor…

Sadece kamera…

Kameranın içiyse güvenli. Kamera bazen sevgili: “Şimdi sık sık kamerayla seviştiğimi düşünüyorum. Kuşkusuz bir erkekle olduğu kadar iyi gelmiyor; ama o kadar kötülük de etmiyor bana. Şöyle diyor insan: ‘geçip giderken size sahip olan şey sadece beden, sadece bir bakış.’” (Schneider 2010, s. 311).

Ya da “İnsan bir tek kameranın içinde iyi hissediyor kendini. Tamam biraz dar ama olsun, sakin hiç olmazsa.” (s. 112).

Bu birinin gözü olan, onu başkalarına gösteren kamera tarifleriyle, anne figürlerinden biri olan Ana Teyze’nin ölümünden sonra, onun mezarına girişini Schneider’den, Marilyn’in analisti Greenson’a anlattığı şekliyle okuduğumuzda hissettiklerimiz birbirine ne kadar yakındır:

Ana, Ana Teyzem, öyle diyordum ona, aslında teyzem değildi, yanında kaldığım annelerin en iyisiydi o -yanında dört ya da beş yıl kaldım-, ben yirmi iki yaşındayken öldü. Ertesi gün, onun odasına girip yatağına yattım… Hiç kıpırdamadan, öylece. Saatlerce yatağında kaldım. Sonra mezarlığa gidip mezar kazmakta olan işçileri gördüm. Mezara inebilir miyim diye sordum. İnebilirsiniz dediler. Merdivenle indim. Çukurun dibine uzandım ve gökyüzüne baktım. Sırtınızın altında toprak soğuk, ama manzara kapanmıyor. (s. 63).

Mezarı ve kamerayı rahim gibi düşünebiliriz. Kapalı, kuytu, güvenli. Ama pek canlı değil, karşılıklı bir temas gibi değil, yine ölüm üzerinden ilişki…

Kör kuyu

Marilyn bakışları üzerinde toplamayı sever, görüntüsü önemlidir, film yıldızı olarak bütün dünyada tanınmak, hatta dünyayı büyülemekten hoşnuttur. Ve aynalarla çok meşguldür. Evini aynalarla kaplamak istediği (Schneider, 2010) düşünülürse herhâlde o aynalarda kendinde bir şeyi aramakta gibidir.

Winnicott, Çocuğun Gelişiminde Annenin ve Ailenin Ayna Rolü adlı makalesinde, bebeğin annenin kucaklayıcılığıyla onun gözünde bir ayna gibi kendini görmesi sürecini anlatırken şöyle der: “Annenin yüzü çocuğa cevap vermiyorsa o zaman ayna sadece bakılacak bir şeydir, incelenecek bir şey değil.” (Winnicott, 1998, s. 140). Yani çocuk annenin gözünde kendini gördüğünde tamamlanır, parçaları bütünleşir, kendi olur. “Kendini gerçek hissetmek var olmaktan öte bir şeydir; insanın kendisi olarak var olmanın, nesnelerle kendi olarak ilişki kurmanın ve gevşemek için geri çekilebileceği bir kendiliğe sahip olmanın bir yolunu bulmasıdır.” (s. 145).

Oysa Marilyn’in annesi film kesicidir, yönetmenin belirttiği kareleri kesmek işindedir. Birleştirmeyi -toplamayı-, tutmayı üstlenememiştir. Gidip gidip geri dönen bir kâbus olarak belki o da başkaca bir görüntüden ibarettir. Geldiğinde orada olmayan, hayatta ama ölü olan,  André  Green’in tanımladığı gibi yaşayan ama çocuğun gözünde ruhsal olarak ölü olan anne gibidir ve bu anne ruhsal delikler, depresif boşluklar oluşturur (1983, aktaran Kohon, 2005).

Bu annenin kızı, bir kız çocuğu olsun ve ona hep kendi duyamadığı şeyi, “ne kadar tatlı bir çocuk olduğunu” söyleyebilsin arzu eder, fakat bir yandan da ailesindeki kadınlar “annelik meselesini öyle batırmıştır ki” (Taraborrelli, 2012, s. 93) hamilelik onda dehşet uyandırır. Hatta annesi de zaten düşük yaptığında anne olmak için uygun olmadığını söyler…

Oysa Marilyn değişmek, hayatında yeni bir şeyler yapmak ister. Bu kısır döngüyü ve kuyuya atılıp atılıp geri çıkan anneyi, talihini geride bırakmak ister. New York, Zelda Zonk ismi, siyah peruk, sözler, kitaplar ve terapi ve analiz süreçleri… Belki çocuk fikri de ona bir yenilenme ümidi verir. Anne olmak kendi annesiyle ve kendi bebekliğiyle de hâlleşmek, hatta helâlleşmek  demek olacaktır.

Fakat endometriozis hastalığından mustariptir. Bu, rahim içini döşeyen ve hamileliğin ortamını sağlayan endometrium dokusunun, rahim içinde değil de yumurtalık, tüpler, rahmi tutan bağlar, hatta vücudun tamamen başka yerlerinde yerleşmesi, kanamalara sebep olması, bazen kısırlığa yol açması ve genellikle ağrı vermesi demektir (Aktan, 2012). Wheely (1992), endometriozis hastalığını, bu yanlış yerde büyüyen ve kanayarak atılan hücreleri; tutmayan, bakışıyla birleştirmeyen, var etmeyen, “öldüren” içsel annenin psikosomatik dışa vurumu olarak açıklar. Düşüklerin ve dış gebeliklerin bazen nasıl da ikili bir durum içerdiğini düşünürsek; yani hem hamile kalmayı hem doğurmamayı, hem anne olmayı hem olmamayı sağladığını… Ya da Marilyn’in geçirdiği ameliyatlar, çocuk yerine safra kesesi taşı üretmesi, rahminde bir gelişim üreten ilişkiler yerine bağırsakları için yapılan lavmanları…

Bunu  sadece bir fiziksel çocuk dünyaya getirip getirmemek ikileminde görmeyiz, mesela Marilyn’in geç kalışlarını, bazen saklandığı kuytudan çıkmayışlarını (evi, yatağı, annesinin dolabı, partide soyunma odası ya da kameranın kendisinden) düşünürsek; kendini “yok”laştırarak, var-ama-yok olarak (her kendini karikatürize edişinde hayallerini yok ettiğini söylemiş (Taraborrelli, 2012, s.480)), belki böylece annesi gibi oluyordu. Beklendiğinde gecikirken varlığının kimsenin gözünde/annenin gözünde bir anlam ifade edip etmediğiyle uğraşıyordu. Ve bunun tersinden, en mutlu olduğu anlar olarak tarif ettiği sahneleri, binlerce askerin karşısında, onların gözünde var olduğu Kore ve Japonya gezilerini düşünebiliriz. Bu sahnelerin “erkekler” karşısında olmasının seksi imgesiyle ilgili olduğu hissinde değilim. Hatta aklıma ailede ve askerde ölen ve kaybolan erkek çocuklar geliyor. Onların (binlerce genç erkeğin) bakışında ve onlara bakarak, sanki yine asıl onlara yaşamsal bir şey verdiğini umuyor gibi geliyor. Belki hayatta olmanın getirdiği suçlulukla ilgilidir. Ne de olsa annesi oğlunun öldüğünü öğrendiğinde “neden sen değil de o” demiştir (Taraborrelli, 2012, s. 56).

Bu arada sanki etrafındakilerin ölümüne sebep olması meselesini de tekrar düşünelim. Doğumu bizatihi annenin hastaneye yatma sürecini başlatıyor. Daha çocukken Bolenderlerde köpeğinin ölümünün ardından (muhtemelen araba çarpıyor) anneye geri veriliyor; sevgilisi (Johnny Hyde) öldüğünde “benimle tanışmamış olsa hayatta olurdu” diyor (Taraborrelli, 2012, s. 180); Grace bütün çabasına rağmen tedavi olmuyor ve onu da hayatta tutamıyor. Evlenip mutlu olmayı, hatta yeni biri olmayı umduğu Arthur Miller’la evleneceklerini açıklayacakları basın toplantısına giderken arkalarındaki araç kaza yapıyor ve bir kadın muhabir ölüyor… Baba gibi gördüğü ve 6 aylıkken annesini kaybettiğini kendisiyle paylaşan ve aynı Jean Harlow gibi karşılıklı filmde oynayabildiği Clark Gable’ın hamile eşi tarafından onun ölümünden sorumlu tutuluyor. Gable’ın Uygunsuzlar’ın çekimindeki gecikmelerden yorulması sebep gösteriliyor ve bunların hepsinde muazzam azap çekiyor.

Canlılığa yer açmak, kendi için bütün bu lanetin içinden sıyrılıp yeni bir yola gitmek mümkün olmuyor bir türlü. Schneider (2010), T. Capote ile konuşan Marilyn’e şöyle bir cümle söyletiyor:

Yolculuklarım hep aynı. Nereye gittiğimin, neden gittiğimin pek önemi yok, sonuçta asla hiçbir şey görmedim. Sinema oyuncusu olmak,  atlıkarınca üstünde yaşamak gibi. Yolculuklar yapıyorsun ama atlıkarınca üzerinde, daire çizerek. Her yerde, oranın insanlarını tanımıyorsun, onları görmüyorsun… Günler, sözcükler, yüzler dönüp dönüp geri geliyor sanki. Hani insan rüyasında bu rüyayı daha önce görmüştüm der ya. Hiç kuşkusuz bunun için, tam anlamıyla çevirmek için oyuncu oldum ben, ama hep aynı yerde, hep aynı noktaya dönerek. Sinema çocuklar için bir atlıkarıncadır. (s. 126).

Kutular, yerleşmeyen eşyalar, plastik bardaklarla yaşıyor kendi evlerinde, başka evlerde yemek yapıyor, canlanıyor sanki birilerinin gözünde olduğunda. Ama kendi evinde bunu yap-a-mıyor. Sonunda analistinin teşvikiyle bir ev aldığında onu yine “hayaletler bekliyor” (Schneider, 2010, s. 189); annesinin kendisini doğurduğu yerin yakınında, bir mozaiğinde “cursum perficio/yolculuğumu tamamladım”  yazılı bir ev…

Ev de rahim gibi düşünülebilir. Annesinin evinde dolaptan çıkmaması, davet edildiği havuz partisinde soyunma odasından çıkmaması (saatlerce orada duruyor, parti bitmeden gizlice uzaklaşıyor (Taraborrelli, 2012)) her yere geç kalması, hep aynı rahmin içinden bir türlü doğamaması demekti belki de.

İsimlerle düşündük, kelimelerle de biraz oynarsak, hamilelik, tahammül ile aynı kökten geliyor. Rahim döl yatağı, merhamet, hazne ve hazine demek. Ve asıl gebe ve gebe-r-mek aynı yerlerden geliyor; şişmek ve ölmek aynı kökten (“Hamilelik,” 2012; “Tahammül,” 2012; “Rahim,” 2012; “Gebe,” 2012; “Gebermek,” 2012)…

Belki de doğum ancak, “birisinin” rahminde taşınıp, tahammül edilip, nihayet gebeliğin şişkinliği, yani o tek bünye hâli yaşam-ölüm çarpışmasında bir şekilde ölünce, şişkinliğin içinden ayrı birer bedenle (anne ve bebek ) doğulduğunda gerçekleşebiliyor… O zaman anne “anne”, çocuk “kendi” oluyor.

Acaba Marilyn için ne bu ölüme gidişi değiştirir, ne onu tutup kurtarırdı? Gölge, ışık derken akla o zaman mümkün olmayan ultrason görüntüleri geliyor. Düşmek hem tutunamamak hem tutulamamaksa, içinde bir varlığın gelişimini somut olarak, gölgenin içinde ışık olarak görebilseydi, hatta belki biriyle birlikte o görüntüye bakabilseydi (koca ya da doktor ya da psikanalist -üçünün de taşıyan ve dölleyen işlevlerini düşünürsek-) acaba o görüntü onu tutabilir, o da görüntüye tutunabilir miydi? O zaman dünyaya gelecek çocuk üç boyutlu ve gölgeli ve “kendi” olabilir miydi, yoksa bakışıyla Marilyn’i kurtarmaya çalışırken o mu bu sefer kuyuya düşerdi?

Ya da tersinden, apandisitini alan doktor, onun yalvarışında gizli, öteki dileği duyup onu, anne olma-olmama, ölen-öldürülen-öldüren olma karmaşasından kurtarıp -kazara- yumurtalıklarını alsaydı, kendisi yaşar mıydı?

 

Marilyn’in kendi sözleriyle bitirelim:

 

Ağlama taşbebeğim ağlama

Ne olur, ağlama.

Kollarıma alıp uyutmak için sallıyorum seni

Sus bakayım şimdi senin

Ölen annen değilmişim gibi yapıyorum.

Yolun altında

Kılik kılak kılik kılak

Tıpkı beşiğindeki taşbebeğim gibi

Geçip giden çatlakların üstünden

Biz de çok uzaklara gideceğiz.[1]

 

Kaynakça

Aisenstein, M. (1997). Mortelle et sexuellement transmissible est la vie. R. Friedman, M. Flis-Treves. Mourir avant de n’être içinde, (s. 9-16) Paris: Odile Jacob.

Aktan, A. (2011, Mayıs 3). Çikolata Dünyası: Endometriozis. Ağustos 30, 2012 tarihinde, http://www.bahceci.com/tr/index.asp?ID=78&AID=43&title=%C7ikolata%20D%FCnyas%FD%20(Endometriozis)&do=show adresinden alınmıştır.

Bydlowski, M. (2008 [1997]). La Dette de Vie. Paris: Presse Universitaire de France.

Capote, T. (2010). Bukalemunlar için müzik. (P. Özgören, Çev.). İstanbul: Sel Yayıncılık. (Özgün eser 1980 tarihlidir).

Doll, S. (2007, Ağustos 30) Marilyn Monroe’s final years. Temmuz 25, 2012 tarihinde, http://entertainment.howstuffworks.com/marilyn-monroe-final-years.htm adresinden alınmıştır.

Gebe. (t.y.). Sözlerin soyağacı: Çağdaş türkçenin etimolojik sözlüğü içinde. Ağustos 29, 2012 tarihinde, http://www.nisanyansozluk.com/?k=gebe adresinden alınmıştır.

Gebermek. (t.y.). Sözlerin soyağacı: Çağdaş türkçenin etimolojik sözlüğü içinde. Ağustos 29, 2012 tarihinde, http://www.nisanyansozluk.com/?k=gebermek adresinden alınmıştır.

Haliç. (t.y.). Sözlerin soyağacı: Çağdaş türkçenin etimolojik sözlüğü içinde. Eylül 19, 2012 tarihinde, http://www.nisanyansozluk.com/?k=hali%C3%A7 adresinden alınmıştır.

Hamile. (t.y.). Sözlerin soyağacı: Çağdaş türkçenin etimolojik sözlüğü içinde. Ağustos 29, 2012 tarihinde, http://www.nisanyansozluk.com/?k=hamile adresinden alınmıştır.

Jean Harlow. (t.y.). Wikipedia içinde. Eylül 10, 2012 tarihinde,  http://en.wikipedia.org/wiki/Jean_Harlow adresinden alınmıştır.

Le Grand-Sébille, C. (1997). Quand la mort est sans discours. R. Frydman, M. Flis-Trèves.  Mourir avant de n’être içinde, (s. 27-41). Paris: Odile Jacob.

Kohon, G. (2005). The dead mother: The work of André Green. Tylor and Frances e-library.

Marilyn Miller. (t.y.). Wikipedia içinde. Eylül 10, 2012 tarihinde, http://en.wikipedia.org/wiki/Marilyn_Miller adresinden alınmıştır.

Parfitt, D., Weinstein, H. (Yapımcı), Curtis, S. (Yönetmen). (2011). My week with Marilyn [Film]. İngiltere: The Weinstein Company, BBC Films, LipSync Productions, Trademark Films.

Rahim. (t.y.). Sözlerin soyağacı: Çağdaş türkçenin etimolojik sözlüğü içinde. Ağustos 29, 2012 tarihinde, http://www.nisanyansozluk.com/?k=rahim adresinden alınmıştır.

Schneider, M. (2010). Marilyn’i kurtarmak. (O. Türkay, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. (Özgün eser 2006 tarihlidir).

Tahammül. (t.y.). Sözlerin soyağacı: Çağdaş türkçenin etimolojik sözlüğü içinde. Ağustos 29, 2012 tarihinde, http://www.nisanyansozluk.com/?k=tahamm%C3%BCl adresinden alınmıştır.

Taraborrelli, J. R. (2012). Marilyn Monroe ve bilinmeyen hayatı. (B. Tüccarbaşıoğlu Uğur, Çev.). İstanbul: Artemis Yayınları. (Özgün eser 2009 tarihlidir).

Tesone, J. E. (2009).  En las huellas del nombre propio, lo que los otros inscriben en nosotros. Buenos Aires: Letra Viva.

Wheeley, S. (1992). Looks that kill the capacity for thought. Journal of Analytical Psychology, 37, 187-210.

Winnicott, D. W. (1998). Oyun ve gerçeklik. (T. Birkan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1971 tarihlidir).

Zelda Fitzgerald. (t.y.). Wikipedia içinde. Eylül 10, 2012 tarihinde, http://en.wikipedia.org/wiki/Zelda_Fitzgerald adresinden alınmıştır.

Zonabend, F. (1997). Les mal-morts. R. Frydman, M. Flis-Treves.  Mourir avant de n’être içinde, (s. 17- 26). Paris: Odile Jacob.

 

* Klinik Psikolog, İçgörü Psikoterapi Merkezi, isil.ertuzun@icgoru.com

[1] Marilyn Monroe’nun kendi yazdığı şiir (Schneider, 2010, s. 317).