Parçalanma Kaygısı – Yavuz Erten

Başka dergisi, Sayı:1, 2008, s.48-55.

Heinz Kohut en son kitabı “Analiz nasıl tedavi eder?”de (Kohut, 1984), psikanalitik kuramın içinde merkezi öneme sahip “hadım edilme kaygısı”ndan farklı bir kaygıyı ön plana çıkarır: “Parçalanma kaygısı” (Fragmentation anxiety).

Kohut’a göre parçalanma kaygısını yaratan şey “Eşduyumsal insani çevre”nin kaybıdır. “Eşduyumsal insani çevre” kavramı ile kastedilen nedir?

Bizzat klasik analitik kuramda da, hadım edilme kaygısından başka kaygılar tanımlanmıştır. Nesneyi kaybetme, nesnenin sevgisini kaybetme kaygıları, Oidip-öncesi dönemin kaygıları olarak bilinmektedirler. Kohut’un vurguladığı parçalanma kaygısı, bir bakıma, bu erken dönem kaygıların bir amalgamı olarak görülebilir (Hopper, 1991). Özellikle nesne kaybı korkusunun üzerinde durmak yerinde olacaktır. Uzun ve yoğun bir bakım dönemi yaşama zorundaki insan yavrusu, bu bakımı verecek bir bakıcının (anne veya anaç bakımı verecek kişi) olmaması ve/veya kaybı halinde, yaşamda kalmakta zorluklarla karşılaşacaktır ve büyük olasılıkla ölecektir.

Bu bakımdan fiziksel bakım ve güvenlik, insani çevrenin temelidir. Bunun yanında, böyle bir bakıcı, fiziksel olarak var olsa bile, bakıcının işlevlerini yerine getirmemesi, insan yavrusu için gene bir varlık/yokluk sınavına dönüşebilir. Örneğin aklı ve/veya gönlü orada olmayan bir anne, çocuğunun acil ve yaşamsal çağrılarını duymayabilir. Bu açıdan, nesnenin sevgisini kaybetme kaygısını da, psişik yaşamın temelini oluşturan kaygılardan biri olarak, nesneyi kaybetme kaygısının yanına koymalıyız. Eşduyumsal insani çevre, annenin veya ilk bakıcıların maddi ve manevi varlıkları ile oluşturdukları bir matristir (rahimdir). Bu matris çocuğun kendilik gelişiminin tamamına erdiği bir psikolojik kuluçkadır. Mahler, Jacobson, Winnicott, Kohut gibi pek çok kuramcı, fiziksel doğumu izleyen yıllarda, gelişimin ödevinin,  psişik yaşamın yapılanması olduğunu dile getirmişlerdir. Mahler ve arkadaşlarının (1975) “psikolojik doğum” dediği bu dönemde, fiziksel bünyenin yanına, ilk bakıcı/ların büyük emek ve gayretleriyle psikolojik bir bünye; düzenli, sürekli, esnek ve tutarlı bir örgütlenme, kişilik konur. Bu gelişimin başarıldığı, erken dönemdeki –çocuk ve ilk bakıcılar arasındaki- yoğun ilişkisel bağlam, bir “psişik plasenta”dır. Kohut bu ilk erken gelişimsel aşamayı “kendiliğin yapılanması” olarak tanımlıyordu.  Kohut’u izleyen yıllarda gelişiminin değişik aşamalarındaki niteliksel farkları daha iyi tanımlamak ve kendiliğin yapısal gelişiminin katmanlarını betimlemek için “kendilik duyumları” (senses of self) kavramı ortaya atıldı (Stern,1985). Kendiliğin gelişimi, çekirdek kendilik duyumu, öznel kendilik duyumu, sözel kendilik duyumu ve öyküsel kendilik duyumu gibi katmanları kronolojik bir dizilimde kat eder olarak betimlendi.

Kendiliğin yapılanması ve psişik bir bünye olarak örgütlenmesi, insan gelişiminde Oidip-öncesi dönemde önemli ölçüde belirginleşen, ortaya çıkan (ama tamamlanmayan) bir süreçtir. Bu dönemin içinde oluşan aksamalar, duraksamalar, yarım kalmalar ve/veya bu tür sorunların olma olasılıkları, kaygılar yaratacaktır. Ancak bu kaygılar, bu dönemi izleyen devrede, yani Oidip karmaşası dönemindeki kaygılardan farklı olacaklardır.

Yukarıdaki satırlarda, Kohut’un altını çizdiği parçalanma kaygısının, psikanalitik literatürde ondan önce tanımlanmış olan nesneyi kaybetme ve nesnenin sevgisini kaybetme kaygılarıyla bağlantılı olduğu yazılmıştı. Ek olarak şunu söylemekte de fayda vardır. Kohut kuramsal ve klinik katkılarıyla, oldukça etkilendiği, ancak nedense hakkını hiçbir zaman tam olarak vermediği, Winnicott gibi, bu kaygıların fenomenolojisiyle ilgili bir derinlik ve zenginlik sağlamıştır. Aynen Winnicott’ta olduğu gibi, bu yeni ve deneyimsel katkıların klinik tekniğe yönelik imaları tartışmalara yol açtığı gibi, üst-kuramsal yani meta-psikolojik bütüne nasıl çelişkisiz katılacakları da çabuk ve kolay çözüm bulunamayan bir mesele haline gelmiştir. Anayol psikanaliz çevrelerinin büyük bir bölümünde Kohut’u ve hatta Winnicott’ı psikanaliz dışına itivermek, baş ağrısından bir an önce kurtulmak kolaycılığı olagelmiştir.

Kendiliknesnesi İşlevleri (Selfobject Functions)

Kohut’un kuramında en önemli olgu kendiliknesnesi işlevleridir. Kendiliknesneleri, dengeli, enerjik ve bütünleşmiş kendilik duyumları yaratan yardımcılardır. Bu işlevler olmadığı zaman, gelişim yolundaki özne, öz-değerinde düşmeler deneyimler; boş ve sönmüş hisseder ve değişik düzeylerde parçalanma deneyimlerine girer. Bu deneyimler en hafifinden en ağırına kadar değişik düzeylerde kaygılara ve sıkıntılara sebep olurlar. Demek ki, Kohut’un tarif ettiği, parçalanma kaygılarının sebebi olan “eşduyumsal insani çevre”nin kaybı, çocuğun -ve ileride yetişkinin- yaşamındaki “önemli ötekiler”in (anne, baba, ilk bakıcılar) gördüğü kendiliknesnesi işlevlerinin kaybıdır.

Kendiliknesnesi işlevlerinin, kendilik psikologları tarafından zengin bir şekilde tanımlanmış farklı ve çeşitli durumları olsa da, bir bütün olarak şu şekilde ele alınabilirler:

1- Kendiliknesnesi işlevleri henüz bütünlüğe ulaşmamış kendilik olgularını, bir başka deyişle, kendilik deneyimlerini bir araya getirir ve kendilik yapılanmasının temellerini atar. Bu bir araya getirme işlevini, kendiliknesnelerinin “tutkallığı” (Pollock & Slavin, 1998) olarak görebiliriz.

2- Kendiliknesnesi işlevleri varlıklarıyla bir katkı sağladıkları gibi, eksildikleri ya da yokoldukları zaman da, Kohut’un “dönüştürmeci içselleştirme” adını verdiği düzenek ile, öznenin nesnesinden edindiği ve kendine uydurduğu araçlar haline gelirler. Ne var ki, özellikle gelişimin erken aşamalarında bu eksilme ve kayıplar ani ve tümden olursa, travmatik deneyimlere yol açıp (yani başa çıkılamayacak kadar yüksek duygulanımsal uyarılmalara dönüşüp) gelişimi sekteye uğratırlar. Kendiliknesnesi işlevlerinin optimal hayalkırıklıkları ile dereceli bir eksilmeye uğraması bu tip içselleştirmeler ve dolayısıyla iç dünyanın yapılanması için gerekli şarttır.

3-Kendiliknesnesi işlevleri narsistik gelişim sürecinin kolaylaştırıcı etkenleridir. Kendiliğin gelişiminin deneyimsel alanı narsistik içerikli olgularla karakterizedir. Bu karakter gerçeğine en yakın ifadesini “ayna” metaforuyla bulur. İlkel, bütünleşmemiş, ham haldeki kendilik deneyimleri, ilk bakıcı/ların aynasına, aynalığına yansıtılıp, bu yansı tekrar geri alınır ve içselleştirilir. Annenin yüzü, gözü, sözü, bir başka deyişle onun ifadesi bu aynalığı sağlar.

4- Anneden/aynadan beklenen ilk kendiliknesnesi işlevi, onun bebeğin “varlığını” tasdik etmesidir. Hepimiz öncelikle (ama bir çoğumuz için artık hatırlanmayacak ya da kavranmayacak kadar örtük olarak) aynanın bize var olduğumuzu göstermesini beklemez miyiz? Ayna da bıkmadan usanmadan bize var olduğumuzu söyler durur.

Bir de tersini düşünelim: Bir sabah aynaya baktığımızı ve aynada yansımız olmadığını hayal edelim…Bazı psikotik dağılma olgularından bildiğimiz bu “negatif”, büyük bir terör yaratır. Bu bir ruhsal kıyamet anıdır.

Bazı erken gelişim süreçlerinde, kendiliknesnesi işlevlerinin had safhada yokluğu durumlarında (annenin madden yokluğu veya manen ölülüğü gibi) kendiliğin ilkel halleri aynadan yansısını geri alamaz ve kendilikte bu yansısızlıklar ya toptan bir yapısızlığa ve dolayısıyla yokluğa; ya da parçalı yapısallığa, yani parçalı ve süreksiz varlık ve yokluk deneyimlerine dönüşür.

5- Bir kez varlığın yansısı geri döndükten sonra, ayna ile ilgili ikinci gereksinim ortaya çıkar. Aynanın/annenin ifadesinden geri alınan görüntünün, onun hoşlanmışlığı, gururu, mutluluğu, neşesi, coşkusu, beğenisi, huzuru ile renklenmiş olması beklenir. Bu duygulanımsal renklerin hepsinin bir arada olması durumu pek nadir hatta imkansız olsa da, biri veya birkaçının bir arada bulunuşunun, var oluşun niteliğini nasıl kökten değiştirdiği deneyimsel alanın doğasından bilinen bir şeydir. Her sabah aynadan beklediğimiz ikinci şey bu değil midir? Üstelik bunu, ilki kadar örtük bir şekilde de yaşamayız. Aynadan bize bakan görüntünün , güzel, yakışıklı, sağlıklı, ince, genç olmasını isteriz. Bu konuda epey arsızızdır (Ayna! Ayna! Söyle bana…). Bu anlamda hiçbir ayna masum değildir çünkü aynaya hiçbir bakış masum ve tarafsız değildir. Zaman içinde herkes aynaya bakacağı açıları, ışık oyunlarını, vs. öğrenir. Bunları çoğunlukla bilinçsiz bir şekilde uygulamaya koyar.

“Kuzguna yavrusu şahin görünür” misali anneden/aynadan/ondaki ifadeden yansıyan tarafsız olamayan görüntüler, erken kendilik deneyimlerinin harcı olurlar. Kişi uzun bir çöl yürüyüşünü andıran zahmetli, örseleyici, her zaman şefkatli olmayan bir yaşama başlarken, bu tarafsız olmayan deneyimlerin içselleştirmeleriyle erzakını doldurur. Her optimal kendilik gelişimi başlangıcı, narsistik tutkallığı sağlayacak şekilde taraflı ve pohpohlayıcıdır. Ancak yaşamın özündeki deneyimler zaten fazla cilaları alıp, kendiliğin öz-değerini, “kibir” ve “utanç” kutupları arasında bir yerde, sağlıklı bir gurur ve esenlik noktasında dengeleyecektir.

Ne var ki, her bir gelişim süreci bu şekilde şanslı değildir. Daha başlangıçtan, aynalığın birinci ve ikinci işlevinde aksamalara uğrayanlar, yaşam boyu dağılma ve parçalanma kaygılarıyla boğuşmak zorunda kalırlar. Bu kaygıların yoğunlaştığı durumlarda, sapkın davranışlar, şiddetli eyleme dökmeler, kendine zarar vermeler, ağır bağımlılıklar abartılı yapıştırıcılar olarak, “astarı yüzünden pahalıya gelecek” şekilde kullanılırlar. Stolorow ve Lachmann (1980) bu tür klinik olgulara “parçalanma ürünleri” adını verirler.

Parçalanma Kaygısının Deneyim Evreni

Psikanalitik olarak tanımlanıp, özel bir konum ve rol verilmiş olan kaygılardan biri olan parçalanma kaygısı da, hadım edilme kaygısı gibi, bir genel kaygısal sistem olarak düşünülmelidir. Hadım edilme kaygısı gibi, parçalanma kaygısı da DSM-IV’de tanımlanmış birimsel kaygı tanısı değildir.

Psikanalitik ve psikiyatrik tanımlamalar birbirinden farklı bilimsel paradigma özelliklerine sahiptirler. Ancak bu tespit, bu iki paradigmanın bilgi kümelerinin –bir takım zorlu engeller olsa da-birbirlerine hiçbir şekilde tercüme edilemeyeceği anlamına gelmez.

Psikanalitik anlama ve açıklamada, parçalanma kaygısı veya hadım edilme kaygısı deneyimlediği ileri sürülen bir kişi, bu kaygısını yaşarken, psikiyatrik değerlendirme ölçütleriyle, DSM-IV’ün tanılarından birini alabilir.

Parçalanma kaygısının kendilik psikolojisi açısından etiyolojisi, yukarıda da belirtildiği üzere, kendilik gelişiminin temel yardımcıları olan kendiliknesnesi işlevlerinin kesilmesi, aksaması ve/veya toptan yokluğudur. Kendiliknesnesi işlevleri bebeğin ilk bakıcı/larıyla yaşadığı yoğun etkileşimleri barındıran ilişkisel matrislerde (rahimsel alanlarda) gerçekleşir. Matris (rahim) kavramı bu bağlamda çok önemlidir çünkü yukarıda da belirtildiği üzere, fiziksel doğumun arkasından, psikolojik doğum, yani kendiliğin yapılanması, bu ilişkisel kuluçka ortamında tamamına ermektedir.

Bazı kişiler için, bir türlü tamamlanamayan bu doğum, yaşam boyu sürecek olan bir varlık/yokluk meselesine dönüşür. Ötekiler ile kurulan ilişkiler hep bu rahimsel alan özellikleri ile yaşanır.

Parçalanma kaygısının deneyimsel evreni neler barındırır? Kişi, var olması gerekeni (yapılanmış kendilik; üç boyutlu iç dünya; nevrotik/sağlıklı (normotik) örgütlenmiş kişilik), pozitif’ten yani varlığından değil, negatif’ten yani yokluğundan çıkarımsayarak deneyimler. Sürekli olarak, orada olanlardan değil, olmayanlardan bir çıkarım yapar. Hep bir şeyler eksiktir. Ancak bu eksiğin adı bir türlü konamaz.

Genel bir anlamsızlık, boşluk ve endişe hep pusuda bekler. Boşluk, anlamsızlık ve endişe bazen kısmen unutulsa veya uyuşturulsa da, eninde sonunda ortaya çıkan ve sahneyi kendi rengine boyayanlardır.

İlişkisel beklentiler ve kısmen elde edilen doyumlar, bir süre için, varlığa bir anlam ve yokluğa karşı kuvvet verirler. Ancak bu etkiler uzun süreli olamayacaklardır çünkü ilişkisel olarak yaratılan bu etkiler, bir süre sonra olumlu olmaktan ziyade yıkıcı niteliklere dönüşeceklerdir. Kişi, bağımlı hale geldiği ötekiler tarafından yutulmak ve benliğinin kırılgan, gevrek ve zayıf sınırlarını kaybetmekten yoğun derecede endişe duyar. Kuvvetli olmayan kendiliği ve sınırları tam teşekkül etmemiş iç dünyası, dışarıdan içine dolan bu kuvvetli öteki’nin basıncıyla patlama riski taşır. Ne var ki, kendini güvenli bir yalnızlığa veya tek başınalığa taşıması da geçici bir çözümdür. Bir süre sonra, yalnızlık bunaltıcı hale gelir. Kişi ilişkisel taşınma ve içerilmeyi (containment) kaybettiği için; henüz tam anlamıyla bütünleşmemiş parçaları, ilişkisel mıknatısını kaybederler; parçalar dağılmaya başlar. Ortaya çıkan bu açmaz “ya işgal edilme; ya terk edilme”nin ikilemidir. “Kaçınma/kaçınma” açmazına dayalı bu ikilem tüm çatışmalar gibi yoğun kaygıya sebep olur.

Parçalanma kaygısının deneyimsel evreninin bir başka kayda değer özelliği, bu kaygının sadece gelecekte olacak korkutucu bir ihtimalle kurulan ilişki olmamasıdır. Parçalanma, bilinçdışının zamansal özelliğine benzer bir “zamansızlık” veya “her-zamanlılık”ta önceden “yaşanmıştır”; “yaşanıyordur”; “yaşanacaktır”. Ancak tüm bunlarla birlikte, bir paradoks gibi görünse de, geçmişte yaşandığı için, şimdi orada değildir. Veya gelecekte yaşanacağı için henüz oluşmamıştır.

Parçalanma kaygısının bu özelliğini, Winnicott’ın “çöküş korkusu” (fear of breakdown) tanımlamalarında bulabiliriz (Winnicott, 1974). Winnicott’a göre, “çöküş” fiili olarak zaten daha önceden oluşmuştur. Gelişimin bir safhasında bu sonsuz derecede acı verici (Winnicott bunu can çekişmeye benzetir) olgu gerçekleşmiştir ancak tam anlamıyla “deneyimlenmemiştir”. Tam anlamıyla deneyimlenmemiştir çünkü metabolize edilemeyecek kadar aşırıdır. O çöküş “düşünülemez”, “düşünülebilecek olanın ötesindedir” (Winnicott, 1980).

Düşünülemediği/Deneyimlenmediği için geçmiş zaman kipine giremez. Ancak güncele de ait değildir. O hiçbir zamana ait değildir ancak aynı zamanda tüm zamanların üzerine korkutucu gölgesini düşürür. Kişi, zamanın “görecelilik” seyrini yaşarken, “mutlağın tekinsiz tehdidini” derinden derine hisseder. Bazı fantastik film senaryolarında olduğu gibi (Nicole Kidman’ın başrolde oynadığı, yönetmen Amenabar’ın ünlü filmi “Ötekiler” buna bir örnektir) özne, bir anda aslında bir ölü olduğunu anlayacaktır. Mutlak gerçek onu bir “sonradan darbe” (apres coup) olarak yakalayacaktır. Ancak bu “sonradan”, aslında “önceden” olmuş olanın bir kavranması/hatırlanmasıdır.

Bu olgunun metapsikolojisi üzerine çalışanlar, açıklama olarak, “kapsüllenme” (encapsulation) kavramından yararlanırlar. Tustin, Rosenfeld, S.Klein gibi kuramcıların değişik açılardan işaret ettikleri şekli ile, bu gerçekleşmiş ancak deneyimlenmemiş/düşünülmemiş olgu bir “kist” metaforu ile formüle edilir. O psişik bünyenin içindedir ancak bir kapsüllenme ile ayrı tutulmaktadır (Hopper, 1991).

Psikanalitik terapi, bu kapsüllenmenin içindekinin dışarı çıkartılmasını, akıtılmasını amaçlar. Kapsüllenmenin geçmişte oluşmuş olmasının sebebi, gerçekleşmiş olgunun (çöküşün, parçalanmanın, yok olmanın) psikolojik olarak metabolize edilmesine imkan verecek, kolaylaştıracak bir çevrenin o zamanlar olmamasıdır. Zaten bu çöküşün orijinal sebebi de, ağır çevresel ihmal ve ihlaller değil midir?  Psikanalitik ortam, bu kez (ilk kez ?) bu olgunun deneyimlenmesine / düşünülmesine imkan yaratacaktır. Winnicott (1974) gerçek bir iyileşme için, kişinin yaşayabileceği en derin kaygıları (parçalanma kaygısını, yok olma deneyimlerini, can çekişmeyi) analitik ortamda deneyimlemesini gerekli görür, hatta şart koşar. Kişi dibe vuracak ve oradan parçalarını toplayarak çıkacaktır. Bu çıkış, parçalanmayı deneyimlememek için,  kapsüllediği deneyimlerini (paradoksal olarak, bir anlamda parçalara ayırdığı kendilik bölümlerini) bütüne katarak bir geri dönüştür.

Kaynaklar:

Hopper, E. (1991). Encapsulation as a Defence Against the Fear of Annihilation,

International Journal of Psycho-Analysis, 72:607-624.

Kohut, H. (1984). How Does Analysis Cure? Ed. by Arnold Goldberg,

Chicago&London: The University of Chicago Press.

Mahler, M., Pine, F. & Bergman, A. (1975). The Psychological Birth of the

Human Infant. Basic Books.

Pollock, L. , Slavin, J. H. (1998). The Struggle for Recognition: Disruption and

Reintegration in the Experience of Agency, Psychoanalytic Dialogues, 8:

857-873.

Stern, D. (1985). The Interpersonal World of the Infant. New York: Basic

Books.

Stolorow , R. D. , Lachmann, F. M. (1980). Psychoanalysis of Developmental

Arrests. New York: International Universities Press.

Winnicott, C. (1980). Fear of Breakdown: A Clinical Example, International

Journal of Psycho-Analysis, 61:351-357

Winnicott, D. W. (1974). The Fear of Breakdown, International Review of

Psycho-Analysis, 1:103-107.