Tek Kişilik Balo

Yavuz Erten – Klinik Psikolog, Psikanalist

Tek Kişilik Balo.
Narsizm Üzerine Kuramsal ve Klinik Notlar

Ünlü yönetmen Ettore Scola’nın 1983 tarihli “Balo” (Le Bal) filmi bir balo mekânının üç-dört kuşaklık tarihsel perspektifinde toplumsal dönüşümleri, kültürel devinimleri, bunların kişiler-arası dünyalara ve ilişkilere yansıyan hallerini ele alır. Film hep aynı mekânda geçer ve diyalog barındırmaz. Film boyunca dans pistinde dans edenlerin bulundukları dönemi yansıtan kıyafetlerini, figürlerini ve kültürel simgelerini izleriz. Güncel olaylar ve olgular pistin üzerindeki hareket, ses ve müziğin simgeselliğinde ifade bulur.

Tarihin ibresi 1970’leri gösterdiğinde pistte dans eden bir çifti görürüz. Müzik çok hızlı, ritimler serttir. Dans eden çiftin erkeği bu ritimlere kadından daha çok ayak uyduruyor gibidir. Bir noktadan sonra hareketleri abartılı hale gelir. Pistin yanındaki aynadan kendini seyrediyordur. Gitgide partnerinden uzaklaşır. Onu şaşkın ve kaygılı şekilde izleyen partneri de zaten kendiliğinden kenara çekilmiştir. Adam aynanın karşısında bir şov yıldızı edasıyla döktürmeye devam eder. Partnerinin artık yanında olmadığının farkında değildir. Kendine hayran ve yalnızdır.

Film boyunca önceki kuşakların danslarında izlediğimiz birliktelik, uyum ve karşılıklılık ortadan kalkmıştır. Dans deyince aklımıza, en eski çağlardan bu yana insanların, bir kabile olarak, ya da bir topluluğun belli bir katmanı olarak beraberce dans etmeleri yani folklorik ürünler; daha sonrasında insanların çift olarak –diğer çiftlerle beraber- gene bir bütünün parçası olarak gerçekleştirdiği danslar (örneğin vals); daha sonrasında çiftin bütünden ayrıştığı ama kendi içinde birlikteliği koruduğu danslar (örneğin tango) gelir. Yukarıda sözü edilen sahnenin bize gösterdiği, tüm bu topluluksal ya da ilişkisel beraberliklerin ortadan kalktığı bir bireysel ve tek başına varoluştur. Bu sahne Kernberg’ün (1970) narsizm ile ilgili dile getirdiği “muhteşem yalıtılma” (splendid isolation) kavramını düşündürtür.

Narsizm Çağı

Eğer psikanalizin on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başındaki doğum sahnesinin önemli karakterlerden birisi histerik analizansa psikanalizin yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki kuramsal ve teknik değişiminin önemli karakterlerinden biri de narsist karakterdir.

Özellikle ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra endüstrileşmiş ülkelerin büyük şehirlerinde gitgide dikkat çekmeye başlayan bir insan tipolojisi analistlerin kapısını çalar oldu. Bu kişiler kendilerinin fazla farkında (self conscious), doğallık ve spontanlık özellikleri az olan, sosyal olarak yalıtılmış veya zor samimiyet kuran, kendisinin dışarıdan nasıl göründüğüyle çok meşgul, eleştirilere karşı çok hassas, gurur örselenmelerinden sonra uzun süren hiddet ve ciddi ruhsal denge bozulmaları (depresyon, paranoid yatkınlıklar, hipokondriya) yaşayan ve başta orgazm zorluğu olmak üzere cinsel işlev bozukluklarından mustarip insanlardı. Aslında bu kişilerin bu özelliklerinin kolektif ruhsallığın özellikleriyle paralelliklerinden ve toplumsal olarak gözde olan ve izlenen figürlerin de (politikacılar, sanatçılar, iş insanları) çoğunlukla bu tipte kişilikler olmasından dolayı narsisizm meselesinin sadece klinisyenlerin karşılaştığı ve uğraştığı bir olgu olmayıp felsefe ve sosyal bilim dallarının da odaklandığı bir konu haline geldiği söylenebilir. Belki bu sebeple yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren içinde yaşanan bu ortama “narsisizm kültürü”  ( Lasch, 1979) denmeye başlar.

Freud ve Narsizm

Bu gelişmelerin geçen yüzyılın ikinci yarısında iyice görünür hale gelmesi, olgunun daha önce psikanalitik ve klinik olarak fark edilmediği anlamına gelmez. İlk olarak 1899 yılında Nacke, Narkissos mitinden yola çıkarak “narsizm” kavramını teklif eder. Psikanalitik literatürde ise ilk kullanan Sadger’dir (Kızıltan, 2015). Sigmund Freud ilk kez 1905 yılında yayınlanan “Cinsellik Üzerine Üç Deneme”de değinir. 1910 yılında yayınlanan “Leonardo”da da kavramı kullandığına tanık oluruz. Sonra, “Schreber” (1911) ve “Totem ve Tabu” (1913) adlı eserlerde narsizm dinamiklerinin irdelendiğini görürüz. Ancak Freud’un külliyatında tamamen narsizm olgusuna adanmış en önemli makale 1914 yılında yayınlanmış olan “Narsisizm Üzerine”dir. Bu makalede Freud tarafından ortaya atılanlar hala narsizmin klasik kuramdaki tanımının temelini teşkil ederler.  Sonraki makalelerden narsizm meselesine değinenlerde (“İçgüdüler ve Değişimleri” (1915), “Yas ve Melankoli” (1917), “Grup Psikolojisi” (1921) ve “Benlik ve Alt-benlik” (1923)) bazı farklılaşmalar olsa da “Narsizm Üzerine”nin temel önermeleri varlıklarını korur.

Narsizm olgusu Freud’un çok ilgisini çekmiş olsa da psikanalizin kurucusu onun üzerine çalışacak zamanı ve fırsatları yeterince bulamamıştır. Freud’un klinik çalışmaları daha çok histerik ve obssesif nevroz üzerine odaklanmıştı. Ayrıca onun için narsizm meselesi daha çok kuramsal alanda kalmış, klinik düzleme fazla dahil olamamıştı. Freud narsistlerin analizinin mümkün olamayacağını düşünüyordu. Narsizmin kuramsal olarak ele alınması da daha çok ekonomik ve yapısal model özellikleriyle sınırlı kalmıştı. Bu ele alım klinik pratiklerin içerdiği deneyimsel, semantik ve fenomonolojik boyutları yeterince kapsamıyordu. Böyle gelişmelerin olması ve narsizmin psikanalizin klinik deneyim zenginliğine katılması ve kurama yepyeni katkıların gelmesi için Freud’dan sonra birkaç on yıla daha ihtiyaç olacaktı.

Freud’un yukarıda sözü edilen makalelerdeki görüşleri şunları içerir (Akhtar, 2009):

  • Birincil ve İkincil Narsizm: Birincisi libidonun tümüyle benliğe yatırılmış olmasıdır. Bu durum varoluşun başlangıcındaki normdur. İkincil narsizmde ise gelişimle birlikte bu norm değişmiş ve libido nesnelere yatırılmış iken çeşitli sebeplerden dolayı libidonun geri çekilerek tekrar benliğe yatırılır.
  • Narsist Nesne Seçimi: Benliğin kendisiyle ilgili atıfta bulunabileceği bazı nesneleri seçmesidir. Örneğin kendisi gibi olan nesne; olmak istediği gibi olan nesne veya geçmişte olduğu gibi olan nesne.
  • Benlik İdeali’nin Narsistik Temelleri: Üst-benliğin bir parçası olan benlik ideali benliğin öykünmelerini, hayranlıklarını ve idealleşmiş alternatiflerini barındırır. Benlik ve benlik ideali arasındaki fark narsist gerilim dinamiğidir.
  • Narsist Karakter Tipi: Freud saldırganlık dürtüleri fazla olan, lider özelliklere sahip olan ve ötekiler üzerimde hayranlık etkileri uyandıran bir karakterden söz eder. Bu karakterin kendi benliğine yüksek oranda libido yatırdığını söyler.

Narsistik Nesne Seçimi

Freud (1914) iki tip nesne seçimi arasında ayrım yapar:

  • Anaklitik
  • Narsistik

İlkinde kişi çocukluğunda ona bakım veren nesne ilişkilerine benzer ilişkilere yatırım yapar. Bu tür bakım ilişkisinden bir doyum alır. İkincisinde ise, olmayı istediği gibi olan, geçmişteki kendisi gibi olan, kişiliğinin bir parçası olduğunu düşündüğü (“çocuğum”,”torunum”, “öğrencim”, vb.) nesneye yatırım yapar. Freud, bu tanıma göre heteroseksüaliteyi anaklitik, eşcinselliği narsist nesne seçimi olarak görmüştü. Freud’un gelişim kuramına göre insan var oluşu tamamen oto-erotik bir noktadan başlar. Sonrasında bir “ben ve öteki ayrımı” oluşur. Artık erotik yatırımın yapılacağı bir öteki (insanın kendisinden ayrı bir nesne) vardır. Ancak bu nesne bugünkü tabirlerle “öznel nesne” diye adlandırabileceğimiz bir yapıdadır. Narsistik nesne seçimi modundaki bu yatırımda nesne benliğin bir parçası, benliğin benzeri, benliğin yansıması gibidir. Bu haliyle bu dönemdeki “ben ve öteki ayrımı” bulanık ve belirsizdir. Gelişim ilerledikçe “öteki”  (içgüdüsel anatomi dilinde ifade edersek “nesne”) belirginleşir. Nesne algısının temsili özellik kazanmış hali artık benliğin uzantısı değil kendi başına teşkil etmiş, sınırları belirgin ve var oluş koşulu benliğe benzerliği veya benliğin öykünmelerinin işlevsel uzantısı olmayan bir “öteki” oluştur. Bu nesneye yapılan erotik yatırım heteroseksüel özelliktedir.

Bu gelişimsel tanımlamayla Freud eşcinsellik ve narsistik karakter orasında bağlantı kurmuştur. Narsistik ilişki kipine saplanan eşcinsel eğilimler taşır veya olgunlaşmış jenital gelişimi (ve heteroseksüalitesi) eksiktir.  Bu tür bir determinizm, bugün artık geçerliliği olan bir çıkarım olarak görülmez. Son yıllarda eşcinsel yönelimle ilgili psikanalitik çalışmalar arttıkça olgunun bu derece basit bir denklemle açıklanmasının mümkün olmadığının altı çokça çizilmiştir.

Narsistik Libido

Freud (1914) libido’yu benliğin yaşam enerjisi olarak tanımladı. Libido en başta yaşama tutunma adına kendiliğe yatırılıyordu. Bu sebeple ona “narsistik libido” diyordu. Sonrasında bebek, libidosunu nesnelerle ilişkiye ve bu nesneler aracılığıyla içgüdülerini doyurmaya yatırıyordu. Bu sebeple Freud “nesne libidosu” kavramını da kurama dahil etti. Nesnelere yatırılan bu enerji bazen çeşitli sebeplerle geri çekilip tekrar kendiliğe yatırılabiliyordu (Buna ikincil narsisizm adını vermişti). [1]

Freud’un ekonomik bir niceliğe bağımlı olan libido kuramı nesne libidosu ve narsistik libido arasındaki yatırım karşıtlığının altını çizer. Biri artınca diğer azalır. Nesneye artan yatırım kendiliğe daha az yatırım demektir; tam tersinin geçerliliği olduğu gibi. Örneğin aşık olma durumunda kişi libidosunu yoğun olarak, bağlandığı nesneye yatırır. Aşırı yatırım (hyper cathexis) adını verebileceğimiz bu durumda, benliğe kalan libido azalır. Böyle bir libido yatırım dağılımının öznel dünyada hissedilen hali kişinin kendisini, aşık olduğu kişiye oranla az sevmesi ve kendini beğenmemesidir.  Kişi aşk duygularında ötekine yönelik büyük bir hayranlık beslerken kendini ona yakıştıramaz. Böylesi bir açmaz bazı aşkların içindeki çözümü imkansız ikilemi de barındırır. Kişi “ o bana bakmaz” diye düşünür. Aşık olduğu öteki “kendisine bakmayacak olan”dır. Ya bakarsa? O zaman libidonun benlik ve nesne arasındaki dağılımı değişeceğinden aşk bitecektir. [2]

Narsistik Kişilik Bozukluğu

Literatürde ilk örneklerden biri olarak Ernest Jones’un (1913) “Tanrı Karmaşası” kavramını ortaya attığını görürüz. Jones bu karmaşaya sahip kişiliklerde aşırı kibirlenme ve sürekli takdir edilme ihtiyaçlarını tanımlar. Bu arada Jones ileride klinik olarak çok daha net tanımlanacak bir şeyin altını çizer. Bu karmaşadan mustarip bazı kişilerde aşırı alçak gönüllülük, tevazu ve para meselelerine aşırı ilgisizlik de dikkat çeker. Konu üzerine çalışan Waelder (1925) eşduyum eksikliği, bencilliğe dayalı bir ahlak ve zihinsel süreçlerin aşırı baskınlığının altını çizer. Literatürle ilgili en çarpıcı ilerlemeler 1970’lerle birlikte Otto Kernberg (1975 ve 1976a) ve Heinz Kohut’un (1971 ve 1977) çalışmalarıyla oluşmuştur.

Akhtar ve Thomson (Akhtar, 2009 içinde) narsist kişilik bozukluğunda açık veya örtük olarak ruhsallığın altı alanında tanımlanabilecek temel özellikler görüldüğünü iddia ederler:

1-Kendilik;2-Kişilerarası İlişkiler; 3-Sosyal Uyum; 4-Aşk ve Cinsellik, 5-Etik ve İdealler; 6-Bilişsel Stil.

Narsistik Kişilik Bozukluğundan mustarip bir kişi görünür düzeyde büyüklenmeci; ötekilere karşı yoğun şekilde aşağılayıcı ve eleştirel; baştan çıkarıcı; ve çoğunlukla başarılıdır. Örtük olaraksa, kolayca kendinden şüpheye düşen; hasetli; kolay sıkılan, kendini eğleyemeyen; yüceltme kapasitesi düşük; sevemeyen; ahlaki standartlardan kolayca sapan; ve gerçek öğrenme kapasitelerinde yetersizdir.

Heinz Kohut ve Ernest Wolf (1978) narsist kişilik tiplerinde beş alt grup tanımlamışlardır:

  • Ayna açlığı olan kişilikler: İçsel değersizlik duygularından kurtulmak için sürekli ötekilerden hayranlık elde etmeye çalışırlar;
  • İdeal açlığı olan kişilikler: Bu kişilikler utkulaştıracakları kişiler veya fikirler ararlar ve onların bu özelliklerinden –onların parçası olmaya dönüşerek- kendilik kuvveti elde etmeye çalışırlar;
  • Alter-benlik kişilikler: Kendi eksikliklerini benzerlikleri üzerinden tamamlayacak ötekiler bulurlar. Bu yönelimler bir tür ikizleşme süreçleridir;
  • Kaynaşma açlığı içindeki kişilikler: Psişik yapılarının sallantılı halini payandalamak için ötekileri tümden kontrol edecek gayretlerde bulunurlar. Adeta ben ve öteki arasındaki farkı tümden ortadan kaldırmak ister gibidirler;
  • Temastan Kaçan Kişilikler: Ötekilere yönelik bağımlılık ihtiyaçlarından korunmak için her türlü ilişkisel temastan kaçınırlar.

Akhtar’a (2009) göre, Kohut ve Wolf’un bu kategorilerindeki dördüncü tip sınırda kişilikle, beşinci tipse şizoid patolojiyle örtüşmektedir.

Utangaç Narsist

Türkçede var olan “fazla tevazu kibirden gelir” sözünün bilgeliği ışığında söylemek istersek, narsistik patoloji tek tip dinamik olarak aşırı kibir, ötekileri küçümseme, kendinde her şeye hak görme ve küstahlık içermez. Paranın öteki yüzünde, aşırılaşmış haliyle bunların tam tersini görürüz. Paranın diğer yüzündeki tipolojiye Akhtar (2000) “Utangaç Narsist”, Gabbard (1989) “Hyper Vigilant”, Rosenfeld (1987) “İnce Derili Narsist”, Masterson (1993) “Kapalı Narsist”, Hunt (1995) “Sıkılgan Tip” (diffident type), adını vermişti. Bu karakter çoğunlukla başkalarının başarılarının ve görkemlerinin mühendisliğini yapar. Kendi büyüklenmeci fantezileriyle ilgili suçluluk duyguları vardır. Burada söylenenleri esprili bir dille ifade etmek istersek utangaç narsist “dünyanın en mütevazı insanı olduğunu ispat etmeye” çalışıyor gibidir. Bu esprinin içindeki paradoksta (uzlaşımda?) yaşıyor gibidirler. Mütevazılıksa en mütevazı onlardır ve bu durum narsizmlerin gizli oluşunun gereğidir ancak bu tevazu da “en” ile tanımlanarak narsizmlerini doyurur.

Bazı durumlarda mütevazı oluşlarının temelindeki deneyimleri bir acı çekme hikâyesiyle yaşarlar. Ön planda değillerdir, iddialı değillerdir ve kendileri için bir şey istemiyorlardır. Bunun yanında yaptıkları fedakârlıkların karşılığında haksızlıklara, saygısızlıklara maruz kalıyorlardır. Bu tür bir narsisizmin mazohistik dinamiklerle iç içe olduğunu görürüz.

Utangaç narsizm ile mazohizmin arasındaki bazen çok açık, bazen çok örtük ilişkilerin bir benzerini paranın diğer yüzüne geçersek sadizm ile “kalın derili/kayıtsız narsizm”  arasında görürüz. Bu ilişki en açık şekliyle “habis narsizm” (malignant narcissism) (Kernberg, 1991) olgusunda mevcuttur. Böyle bir patolojide narsistik “hakkı olma” duygusu ötekinin tamamen şeyleştirildiği ve öznenin tümgüçlü kontroluna girdiği bir dünyaya dönüşür. Bu anlamda narsistik ve psikopatik ögeler bir arada bulunuyor gibi görünürler.

Bu kırılgan, utangaç ve fazla tevazulu narsist ile kibirli, küstah ve iddialı narsistin karşıtlığını Kohut’un kendiliknesnesi işlevleriyle tanımlanmış gelişimsel hatlar üzerinden düşünürsek, kibirli ve iddialı tarafta teşhirci ve büyüklenmeci kendiliknesnesi işlev arayışlarının öne çıktığını söyleyebiliriz. Fazla mütevazı ve kırılgan tarafta ise yüceleştirmeci kendiliknesnesi işlev arayışı hakimdir. Kibirli narsist sürekli olarak kendisine ayna olacak, onun görkeminden etkilenip bunu ona geri iletecek nesneler ararlar. Pamuk Prenses’in üvey annesinin aynaya sorduğu soruyu hatırlayalım: “Ayna, ayna, söyle bana, var mı dünyada benden güzeli ?”

Kırılgan, utangaç taraftaki narsist ise kendini yüceleştirmekten ziyade görkemi başkasında arar gibidir. Ancak bu yönelim gizli bir kibirli arayışı barındırır: “O mükemmel, ben de onun parçasıyım.”

Benlik İdeali Meselesi

Benlik İdeali üst-benliğin bir parçasıdır. Gerçek kendilik temsilleri, ideal kendilik temsilleri ve ideal nesne temsillerinin bir araya gelerek yoğunlaşmasıyla oluşur. İkincil narsistik yönelimlerde  benlik ideali aşırı yatırım yapılmış bir haldedir. Bu hali ile doğal işlev ve sınırlarının dışına taşmış bir görüntüdedir.

Narsistik patolojide bütünleşme ve olgunlaşma eksikliği gösteren benlik yapısal olarak zayıftır ve işlevlerini tam olarak gösteremez. Narsizm sorunsalını hem sebepler hem de sonuçlar açısından incelemeye çalıştığımızda karşımıza en çarpıcı öge olarak benlik idealinin benliğin yapısal ve işlevsel eksikliklerini kapatma girişimi çıkar. Yapısal olarak eksik ve işlevsel olarak aksayan benliğin boşluğunu ideal bir benlik kapatıyordur –daha doğrusu “kapatıyor gibi” yapıyordur.

Bu “gibi yapma” bir öz ve sahtelik karşıtlığı ekseninde ele alınmalıdır. Benliğin temeli “beden benliğidir” (body ego). Benlik bu anlamda ana merkezinde bedensel bir odağın yer aldığı nesnel, somut ve öz bir varoluşa dayanır. Tabii ki dilsel gelişim, zihinselleşme ve simgeselleşmeyle sahneye “doğru-yanlış;doğru-yalan; gösteren-gösterilen ikilemleri” çıkmaya başlar.Ve bu gelişmelerin ruhsal dünyadaki en çarpıcı oluşumlarından biri savunmalardır. Savunmalar her benliği bir düzeyde “sahte benlik” kılar. Bu “sahtelik” benliğin ontolojik özelliğidir. Hiç –bu anlamdaki- sahteliğin olmadığı bir varoluşta benlik de olmazdı.

Narsizm sorunsalına geri dönersek ego idealinin bir ürünü olan ideal benliğin, benliğin yerine geçmesinin veya geçmiş gibi yapmasının da yukarıdaki savunmalar manzumesine dahil bir şey olduğunu düşünebiliriz. Ancak daha çok nevrotik düzeyde kullanılan savunmalarla narsist düzeydeki savunmalara bir karşılaştırmayla yaklaşırsak, nevrotik örgülerde benliğin, sahteliğin arkasındaki gerçekliği ve merkeziliği narsist örgülere göre daha yakındır. Narsistlerde ideal göklere salınmış savunma uçurtmasının ipi çok ama çok uzundur ve yeryüzünde bağlı olduğu “doğal/kendiliğinden /beden benlik”le teması koptu kopacak bir haldedir.

Benliğin yapısal ve işlevsel zayıflığı olgusu bize neler düşündürtür? Bunları anlamak benlik idealinin aşırı şişmesinin anlamını kavramamız açısından önemlidir.

Yapısal olarak ve işlevsel olarak zayıf benlik olgun özdeşleşmelere dayanan ve süreklilik ve esnekliği barındıran bir kimliğe sahip değildir. Esneklik ve süreklilik barındıran bir kimlik öncelikle gelişim sürecinde bütünleşme eşiğinin aşılmış oluşu ile mümkündür. Bununla kastedilen iyi kendilik ve kötü kendilik imgelerinin kendi içlerinde, iyi nesne imgeleri ve kötü nesne imgelerinin kendi içlerinde bütünleşerek,  sürekliliğe ve esnekliğe sahip Kendilik ve Nesne Temsillerine dönüşmesidir. Benlik sisteminin temelde içeriği ilişkisel bir birimdir: Bu bağlamda benliğin içinde Kendilik Temsili ve Nesne Temsilinin diyalog ve etkileşimi sürer gider. İmgelerden temsili dünyaya böyle bir evrimleşmenin oluşumu [3] ve benliğin barındırdığı o temsili dünyada “ben ve öteki” arasında süre giden ilişki ve iletişim yukarıda sözü edilen sürekli ve esnek kimliğin temelidir. Böyle bir temsili dünya oluşumu içinde yer alan “ben” öteki’ne göre kim olduğunu, “ben” oluşu içinde nasıl bir “öteki”yle karşılaşma beklentisi ve alışkanlığı olduğunu “örtük ilişkisel bir biliş” (Lyons-Ruth, 1998) olarak bilir/yaşar/öngörür. Çeşitli hayat olaylarının yarattığı yeni deneyimlerde temsili dünyadaki bütünleşmeler çatlayabilir veya kırılabilir ancak gelişimsel olarak bir kez başarılmış yapısal bir olgunluk varsa ruhsallık durumu toparlayıp, yeni deneyimin yarattığı alışılmamış kendilik ve nesne imgelerini de absorbe ederek yeniden dengelenmiş ve bütünleşmiş kendilik ve nesne temsilleri oluşturacaktır. Örneğin hep fiziksel güzelliğinin yarattığı deneyim imgeleşmelerine ve bunların temsili dönüşümlerine alışkın bir kadın, yaşlanmasına bağlı olarak eskisine göre, öteki’nin gözünün aynasında kendisinin farklı imgelerini görmeye başladığı zaman, yani o kadar arzulanmadığını hissettiği zaman, kendi temsili varoluşuyla ve benlik kimliğiyle ilgili bir sarsıntı ve kopma yaşayabilir. Ancak sağlam bir temsili zemin varsa bu deprem büyük yıkımlara dönüşmeyecektir.

İmgeler arasındaki bütünleşme tam olarak başarılamadığı zaman ya da bu bütünleşmenin gevşek teğellerle tutturulmuş olduğu hallerde -ekonomik prensip açısından söylersek- benliğin yeterince nötralize enerjisi yoktur. Yapısal prensibin verdiği imkânlarla bir daha irdelersek, -ve işin içine biraz da metafor katarsak- iyi ve kötü imgelerin derebeylikleri ve kendi aralarındaki çatışmaları üniter bir yapı kuruluşunu imkansızlaştırmaktadır. Ekonomik prensibe tekrar dönerek şunu da söyleyebiliriz: Bu çatışma yüzünden derebeyliklerin tüm paralarını, zamanlarını, enerjilerini birbirleriyle savaşmaya harcamaları sebebiyle o topraklar (ruhsallığın gövdesi) fakir ve az gelişmiştir. Oysa bütünleşme ve barış, çatışmadan bağımsızlaşmış nötr bir enerjiyi benliğin kullanımına sunacaktır ve o ülkede savaşın şiddetine, savunma harcamalarına, perseküter korkuların bedellerine harcananlar artık gelişim ve mamurlaşma için kullanılabilecektir.

Benlikteki bütünleşme eksikliğinin kimlik boyutundaki yansımaları kendini olgun özdeşleşmeler değil “kopyala-yapıştır” imgelerin varlığında gösterir. Deneyim ve izlenimlerin ayran gönüllüğüne bağlı bu taklitçilik benliğin fenomenolojisinde boşluk ve anlamsızlık yaratır. Yaşanan şeylerin bir sürekliliğe sahip anlamları yoktur. İç dünyayı bir anlamsızlık ve boşluk duygusu kaplamıştır. Böyle bir durumda kişi kim olduğundan ve kendinin, onu ötekilerden ayıran özelliklerinden emin değildir. Taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmada olduğu gibi bu eksiklik için hep dış kaynaklara ihtiyaç duyar. Geçici ilişkisel deneyimlerin izlenimlerine dayalı imgeleri toplayarak içindeki dipsiz kuyuya atar. Bir benzetme yaparsak, durum, kendi yüzünün nasıl olduğuna dair içsel bir resmi olmayan bir kişinin, yüzünü gözünün önüne getiremeyip her seferinde gidip bir aynaya bakması gibidir.

Yukarıda daha önce söylendiği gibi benlik bütünleşmesinin kimliksel yanını sadece iyi ve kötü imgelerin bütünleşip sürekli ve esnek temsillere dönüşmesiyle ilgili görmemek gereklidir. Evet, bütünleşmenin en temel yanı Freud’un önerdiği şekliyle cinsellik ve saldırganlık yatırılmış nesne ilişkilerinin füzyona ulaşabilmesidir. Ancak söz konusu “kimlik” olduğu zaman yaşam boyu devam eden farklı ilişkisel karşılamalar, yeni deneyimler ve bunların iç dünyaya düşen izlenimleri, bunlardan önceki temsili özelliklerle bunlardan sonra ortaya çıkan durum arasında bir “bütünleşme-bütünleşmeme” ikilemi yaratır. Yukarıdaki satırlarda verilen örnekteki, ötekilerin artık onun güzelliğini eskisi kadar takdir etmediğini hisseden kadının yaşamındaki yeni kendilik deneyimlerini, bu durumdan önceki kimlik temsiline bütünleştirip bütünleştirememesi; eğer bütünleştirebiliyorsa bunu nasıl bir sonuca (uzlaşıma) ulaşarak yaptığı ruhsallık açısından son derece belirleyicidir. Adet görmeye başlayan bir genç kız önceki kimliğiyle yeni ortaya çıkmaya başlayan kadınlığını nasıl bir araya getirecektir?  Doğum yapan bir kadın daha önce bir annenin kızı olma kimliğiyle birisinin annesi olma imgeleri arasında bir bütünlük oluşturabilecek midir? Psişik bünyesinde, bu iki farklı deneyimsel imge grubunu bir araya getirip kaynaştırabilecek “kapsayıcı” bir “temsil kapı” var mıdır?

Yapısal olarak iyi ve kötü imgeleri bütünleştirip temsili yapılar oluşturma zorluğu yaşayan narsistik ruhsallıklar yaşamın daha sonraki aşamalarındaki bu tür yeni bütünleşme zorluklarında adaptasyon güçlükleri çekerler. Örneğin Oidipal durum çocuğun kendini içinde bulduğu ve hem kendisini hem de ebeveynlerini farklı gözlerle gördüğü bir sahnedir. Erkek çocuk “sevgili babası”nın imgesi ve “yenmek istediği adam”ın imgesini bütünleştirme zorluğu yaşar. Aynı şekilde bu nesnenin gözünden kendine dair, “sevgili evlat” ve “şiddetli mücadelenin verileceği rakip” imgelerini bütünlemekte zorlanır. Böyle bir zorluk karşısında narsistik çözüm, başka bir takım düzeneklerle beraber zamanın geçtiğini ve yeni durumların, yeni gelişimsel vazifelerin oluştuğunu inkar etmektir. Narsizm bu yolda çoğunlukla zamanı dondurarak, zamanı öldürerek zorlukla başa çıkmaya çalışır. Durum böyle olunca gelişimsel aşama kaydedilebilecek zorlanmalardan kaçınılmış olur. Bu astarı yüzünden pahalıya gelen bir şeydir. Daha önce sözünü ettiğimiz kimliğin içini dolduracak olgun özdeşleşmeler yaşam boyu bir durumdan başka bir duruma geçerken kaybedilenlerin içselleştirilmesi sonucu oluşur. Örneğin Oidipal sahnede çocuk masum çocuk imgesini, sevgili babasını, Madonna annesini, babasına karşı verdiği mücadeleyi kaybeder ve bunların sonucunda çeşitli içselleştirmeler yaşar. Narsist “kaybetmeyen” daha doğrusu “kaybettiğini içsel olarak kabul edemeyen”dir.

Psikosomatik Bütünleşme Sorunsalı ve Cinsellik

Narsistik patoloji oluşumunu tartıştığımız yukarıdaki gelişimsel adımlarda bir başka önemli bütünleşme olgusu “psikosomatik birlik” haline gelip gelmemektir. Daha önce ele alındığı hali ile benliğin zayıflığını benlik idealiyle özdeşleşme gayretlerinin –mışcasınalıklarıyla kapatmaya çalışma durumlarında psişik ve bedensel benliklerin üst üste gelip tam olarak örtüşmelerinde sorunlar yaşanır. Benliğin kökeni beden benliğidir ve gelişim en başından itibaren ruhsal ve bedensel olanın etkileşimleriyle devam eder. Bazı durumlarda beden önden gider ve ruhsal olanla arayı açar. Örneğin ergenlikte beden ani değişiklikler gösterir. Ruhsallığın yeni duruma adapte olmaya çalışıp bedeni yakalama gayretleri ergenlik krizinin boyutlarından biridir.

Narsistik patolojide zihinsel süreçlerin benlik ideali güdümünde çok baskın ve başına buyruk hale gelişleri “Zihin Nesne” (Mind Object) yaratır  (Kavram Winnicott’un (1949) “bedene yerleşme” (body-in-dwelling) kavramından aldıkları ilhamla Corrigan ve Gordon (1995) tarafından kullanılmıştır). Bu oluşumda zihin savunmacı bir şişkinlik içindedir, beden yaşantıları ise güdük kalmıştır. Bu durumun karikatürünü çizsek ortaya çıkan megasefalik, kavruk bedenli bir adam olurdu. Böyle oluşumlarda zihin bedene yabancıdır. Ona savunmacı bir mesafe koyar. Adeta onun ölümlü, yaşlanan, çirkinleşme riskine sahip, ağrı, acı gibi özellikleri sebebiyle sevimsiz oluşundan utanıyor gibidir. Ölümsüzlük hayalleri içindeki zihin, nasıl bakacağını bilemediği ve kurtulmak istediği bir hayvanla Katolik nikâhı yapmış gibidir. Böyle bir durum Winnicott’ın tanımladığı “psikosomatik birliğin” (1949) bozulmasına denk düşer. Winnicott’ın  (1960)“sahte kendilik” (false self) olarak tanımladığı olgunun ortaya çıkış dinamikleri bunlardır.

Winnicott’ın “Sahte Kendilik” kavramıyla ilgilenen, ancak Winnicott tarafından ortaya konulan şeklinde bazı eksiklikleri olduğunu düşünen Güney Afrikalı psikanalist Mervin Glasser (1992 ), narsist kişiliklerin oluşumunu “simulasyon” kavramı ile açıklar. Glasser bu kavramı “Çekirdek Karmaşa” (Core Conflict) adını verdiği genel bir çerçevede inceler.

Narsistik yapılanmanın temel unsurlarından biri bireyleşme sürecindeki aksamadır [4]. Bu aksamanın temelinde çocuğun “önemli öteki” (anne, ilk bakıcı) ile ilişkisindeki sınırları oluşturma zaafı yatmaktadır. Çocuğun deneyimlediği hali ile bu “önemli öteki” onun alanını ihlal etmektedir. Çocuk bu tecavüzcü öteki ile ilişkisinde, Glasser’in (1992 ) “çekirdek karmaşa” olarak tanımladığı bir durum yaşar. “Tecavüzcü öteki”nden kaçması, kendini yalıtması içsel olarak büyük bir boşluk yaratmaktadır. Kendini tamamen ona bırakması ise, benliğinin bütünü ile kaybolması demektir. Çocuk, Glasser’in “simülasyon” adını verdiği düzenekle bu ikilemin ortasında, Winnicott’ın “sahteleşme” sürecine benzer bir gizlenme ile yaşamda kalmaya çalışır. Simülasyon, olgun bir özdeşleşmeden ziyade, ötekinin tahmin edilen beklentisini taklit etmekle özdeşleşmedir. Aslında Glasser, sahtelik veya simülasyon oluşumunda tüm sorumluluğun annenin tecavüzüne bağlanmasına karşı çıkar. Bu tek yönlü ve çevreselci bir bakıştır. Glasser, çocuğun simülasyonla, annenin tecavüzleri kadar, kendisinin anneye duyduğu açlık ve hasetten de korunmaya çalıştığını söyler.

Winnicott’ın “sahte kendilik” oluşumu veya Glasser’in “simülasyon” dediği olgu ile gelişim seyrinden sapar. Tüm savunmacı oluşumlarda olduğu gibi, bu oluşumlar da belli bir bağlamda işlevseldir ancak uzun vadede astarı yüzünden pahalıya gelir. Bu oluşumların kişiye vurduğu en ciddi darbe, bedenin içine yerleşme ile ilgili olandır. Bu oluşumlar Winnicott’ın (1965) deyimiyle “psikosomatik birliği” bozar. Bozulmuş veya sağlanamamış psikosomatik birlik “bedenin cildi” ile “ruhun teni”nin örtüşememesi, üst üste gelmemesi anlamına gelir. Narsist kişilik şişmiş bir zihinsellik ve güdük bir beden halindedir. O beden değildir, -bir hayvana sahip olmak gibi- bedene sahip olan küstah bir efendi zihindir. Bu durumu daha önce sözünü ettiğim benlik ideali perspektifinden anlamak istersek, şunu söyleyebiliriz. Benliğin temeli, özneliğin ilk ve zorunlu merkezi bedendir. Öncü benlik beden-benliğidir. Narsistlerde benliğin zayıf düşmesi ve benlik idealinin aşırı şişmesi, özneliğin benlik merkezli bir odakta bedene yerleşmesine darbe vurmuştur. Bunun sonucunda, beden, “psişik derin duyum” diye adlandırabileceğimiz bir duyumla içeriden hissedilen, içinde olunan, o olunan bir şey olmaktan çıkar. Beden artık taşınan, ağırlaşan, sorunlar çıkartan, kavgalı olunan, dışarıdaki gözlere ve değerlendirmelere, saldırılara hep açık olan bir hayvandır. Psişik yapı benlik ideali koşutluğunda bir maskeli balo yaratır. Yakalanmamak adına rolden role kaçar ve gizlenir. Oysa beden tüm somutluğu ile ortada kalan bir can sıkıntısıdır. Cinselliğin merkezinde yer alan bir can sıkıntısı.

Psikosomatik birliğin kurulamamış olmasının getirdiği psişik derin duyum kayması yani bedenin cildi ile ruhun teninin üst üste gelmemesi cinsel heyecanın erotik arzuya dönüşme sürecinde aksamalar yaratır. Bu aksama bir tür duyarsızlıktır. Bedene yabancılaşma, bedenin uyarımlarının zihin tarafından okunma eksikliği olarak kendini gösterir. Bu yabancılaşmada kişinin bir öteki ile yataktaki çıplak oluşunda, onun ötekiliğinden ürkmesi de vardır. Yabancının cildi ile arasına, sahteleşmiş bir ara katman –yani öznenin yabancılaştığı kendi bedenini- koyar. Bedensiz bir zihinsellik, tüm yaralanabilirliğiyle arkada saklanır ve iki yabancının yataktaki birleşmesini seyreder (Bu farklı bir “birincil sahne”dir).

Narsistik kişiliğin bu eksiklikler ve kaygılar bağlamındaki cinselliği soğuk ve anorgazmik niteliklere bürünebilir.Ereksiyon zorluğu, lubrikasyon eksikliği, geç ejakülasyonlar ortaya çıkabilir. Bazı kişilerde kesif aseksüel özellikler görünebilir. Narsistik kişilikler erotik arzuyu tam geliştirememiş olsalar da cinsel heyecandan vazgeçmezler. Cinsel haz çarpılmış yollar ile sağlanmaya çalışılır.

Narsizmin klasik tanımına uygun düşer şekilde mastürbasyon bu kişiliklerin cinselliğinde özel bir yer tutar. Mastürbasyon kişinin güdük bedenini ikinci plana atarak, kendi şişmiş zihinselliğinde, iç nesneleri ile ulaştığı bir cinsel haz ve doyumdur. Mastürbasyon, biraz önce sözü edilen, partnerin ve kendi bedeninin yabancılığından rahatsız olma olgularını by-passlayan bir fantezi aracıdır.

Cinsel uyarılmanın ve doyumun eksik kalan taşlarını sadistik ve mazohistik özellikteki fanteziler doldurur. Sadistik yönü ağır basanlar, tecavüz, rontgenleme, teşhir ve fetiş düşlemlerinde olduğu gibi kendilerini etken; mazohistik yönü ağır basanlar ise bu düşlemlerin kurban rollerinde kendileri edilgen olarak hayal ederler. Bu düşlemsel zihinsel seyir, partnerin zihinsel seyri ve kişilik örgütlenmesi ile uygun düşebilir. Bu gibi durumlarda düşlem yatakta beraber sahneye konan bir oyuna dönüşebilir. Narsist kişiliğin bu sahneye konan oyunda partnerini tahammülsüz bir rejisör gibi yönetmesi ve tam olarak zihnindeki rolü beklemesi tipik bir ikincil narsizm yansımasıdır. Narsist kişiliğin daha alt bazı türlerinde partnerin üzerindeki baskının arttığını, onun öznelliğinin, istek ve tercihlerinin tamamen görmezden gelindiğini görürüz.

Geldiğimiz noktada, etken veya edilgen kiplere bürünen bir saldırganlığın farkına varıyoruz. Narsistik ilişki cinsel olsun, cinsellik dışı olsun, saldırgan bir renge sahiptir; nesnede çeşitli düzeyde tahribatlar yaratan bir dinamiğe bürünmektedir. Chasseguet-Smirgel (1984) narsizmde tüm aşk ve sevgi değerlerinin dışkıya çevrilmesine dair bilinçdışı bir arzu olduğunu öne sürer. Ona göre, bu anal saldırganlığın temelinde cinsiyet ve kuşak farklarını inkâr eden ve değersizleştiren bir tepki vardır. Narsistik yapı hiçbir sınırlanma ve bu sınırlama ile oluşan kaybı kabul etmek istemez. Hem kadın hem erkek hem çocuk  hem ebeveyn olmak ister.

Bunlarla paralel olarak narsizmde bir başka temel farka (ve temelinde bir mahrumiyete) yönelik inkar ve değersizleştirme daha vardır. Bu da “ben” ve “öteki” arasındaki ayrımdır. Öteki’nin ötekiliği, onun öznelliği, iç dünyası kabul edilmez.

Narsistik kişiliğin partnerinin bedenine yönelimlerinde de, onun iç dünyasına yaklaşımına benzer ilgisizlik, duyarsızlık ve acımasızlık ortaya çıkabilir. Cinsel birleşme iki öznelliğin bir araya geldiği, özneler-arası bir dans olmaktan çıkıp, bir tarafın öznelliğinin ve özneliğinin kaybolduğu, onun bedeninin veya beden parçalarının nesnel bir ava dönüştüğü bir fetih veya saldırı haline gelebilir. Narsistik kişiliklerde daha patolojik düzeylere inildikçe, önce, partnerin ruh ve beden bütünleşmesinin parçalanmasına ve partnerin nezdinde sadece bir beden görülmesine, sonra da bu bedenin parça nesnelere, yani bedenin değişik bölgelerine parçalanmasına rast geliriz. Bazı durumlarda bu bölgenin yerine geçen fetişler de ortaya çıkar. Narsistik kişilik bu gibi durumlarda, kafasında oynattığı sadomazohistik düşlem senaryosunu, yataktaki reel cinsellikte bir organa veya fetişe yansıtmaktadır. Düşlemin senaryosunun ilişki kurduğu yegane şey o parça-nesnedir.

Kernberg’ün, Glasser’in ve Chasseguet-Smirgel’in narsist kişiliklerin cinselliklerinde hakim olduklarını düşündükleri saldırganlık, nesneyi tüketmeye yönelik yapıdadır. Narsistik kişiliklerin önemli bir bölümü, ilişkilerinin başlangıcında hiper-seksüel, yüksek libidolu kişiler gibi görünürler ancak bir zaman sonra partnerlerine yönelik ilgileri azalır ve ilişkide can sıkıntısından yakınmaya başlarlar. Nesnelerini tüketmişlerdir. Bu gibi durumlarda, partnerlerine yönelik yoğun eleştirellik ve onun erkekliğini veya kadınlığını, bedenini aşağılama ortaya çıkar. Bunun ardından, partnerini bazı fantezilerin  sahneye konmalarında parça-nesneye dönüştürmeye çalışırlar ve/veya o ilişki dışında alternatif partnerler aramaya başlarlar.

Yukarıda özetlenenler, narsist örgütlenmenin etken ve sadistik yönlerini ön plana çıkartıyor. Edilgen ve mazohistik yanı ağır basanlar, cinsellikte karşı tarafın öznelliğinden ziyade kafalarındaki düşlemle ilişki kurma olgusunda sadistik özellikte olanlardan farklı değillerdir. Mazohist olanların, aşırı boyun eğmeci, kendisinden çok karşı tarafı düşünen ve/veya karşı tarafın saldırganlığını provoke eden tutumları da partnerlerini ve aralarında kurdukları ilişkiyi tüketmeye yöneliktir. Ancak bu özellik tabi ki açıkça sadistik olan narsistik yönelimlere göre örtük kalmaktadır.

Kernberg’ün (1995) ısrarla belirttiği gibi, jenitaliteye ulaşmış tüm cinselliklerde yukarıda değinilen narsistik ögelerden parçalar vardır. Tüm cinsellikler, “öteki ile bir olma” esprisinden beslendikleri için ve ötekini kendine katan (incorporation) özelliklere sahip oldukları için, bir dereceye kadar narsistik tabiattadırlar. Yine her cinsellikte düşlemlere ve onların odağındaki aykırı renklere yer vardır. Ancak ruhsallıkları belli bir bütünleşmeye ulaşmış yapılarda, cinsellik, bu “çok-şekilli sapkın” (polymorphous perverse) unsurları hiçbirinin merkez-kaç yaratmayacağı bir şekilde bir arada tutar. Cinselliğin aykırılığını ve heyecanını yaratan gerilim bu bir arada tutma sinerjisine dayanır. Cinselliğin belli bir füzyonla bir arada tuttuğu bu elementlerin içinde saldırganlık da önemli bir yere sahiptir. Tam bu noktada önemli soru şudur: Saldırganlık mı cinselliğin hizmetindedir ? Cinsellik mi saldırganlığın aracıdır? Narsist bozukluklarda ikinci seçenek geçerlidir.

Daha önce de değinildiği gibi Freud (1914 ) narsizm ile eşcinsellik arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmüştü. Narsist kendisine yaptığı libidinal yatırımı, kendisine benzettiğine yani hemcinsine yöneltebilir, bunun sonucunda ortaya eşcinsel bir ilgi çıkabilir. Kernberg (1995) bu duruma “eşcinsel ikiz” adını verir. Freud’un narsistik aşk ile ilgili söylediklerinde bu “kendisi gibi olma” tek boyut değildir. Narsistik yatırım, kişinin olmak istediği gibi olana, bir zamanlar olduğu gibi olana, vs. yönelebilir. Bu bakış açısını da ihmal etmeyen Kernberg sadece “eşcinsel ikiz”den değil, “heteroseksüel ikiz”den de söz eder. Narsistik karakterin kendi bünyesine katmak istediği özelliklere sahip olan bir karşı cins de narsistik yatırımın nesnesi olabilir. “Eşcinsel ikiz” ile “hetreroseksüel ikiz” arasında her zaman görünür olmayan bir bağlantı mevcuttur.

Bu kavşağın en temel özelliği anne ile yenidoğanın paylaştığı “görme-görülme” ilişkisidir. Bu ilişkinin temeli olan imgesel dünya narsizmin dokusunu teşkil eder. Simgesel dünya geliştikçe imgesel olan ağırlığını yitirecektir. Artık çocuk aynanın farklı ve ayrı bir varlık olduğunu kavrar ve ondan yansıyanın kendi imgesi olduğunu anlar. Ancak simgesel dünyanın gelişiminin temelinde ayrılma ve kendi başınalığı kabul etmek zorunluluğu vardır. Bu gelişimin zorlu yoludur ve çeşitli sebeplerle her zaman göze alınamaz. Bu sebeple birey tekrar aynanın cazibesine kapılır ve önceki adımlara geriler. Yine “gören”, “gösteren” ve “görülen” bir araya gelirler ve birey bir/bütün olmaya veya ikizliğe meyleder.

Narsizmin Psikanalitik Terapisi

Klinik ortamda değerlendirilen, narsizmin patoloji olgularını iki şekilde değerlendirebiliriz: İlk grupta narsist dinamiklerin başta gerileme olmak üzere savunmacı bir şekilde ortaya çıktıkları ve daha üst düzeyde örgütlenmiş ruhsallığı görünmez kıldıkları vakalar yer alırlar. Bu tür vakalarda  ruhsallıkta temel eksen aslında Oidipus karmaşasıyken narsistik savunmalar yoğun etkileriyle bu ekseni Oidipus-öncesi bir noktaya kaydırıyor görünürler. Narsistik savunmaların bu şekilde kullanımlarındaki amaç, yapılanması eksik kalmış veya hasarlı bir kendiliği payandalarla ayakta tutmaktan ziyade (belki klinisyene öyle düşündürse de) aslında Oidipal arzuya ulaşma yolunda avantaj sağlamaktır. Bunun kliniğe yansıması analistin veya terapistin yorumlamalarında Oidipal dinamikleri ihmal etmesi ve tekniğinde farklılaşmalara gitmesi olabilir. Bu durum çoğunlukla Ana Akım Psikanaliz’in [5] (Main Stream Psychoanalysis) narsistik bozuklukları veya sınırda kişilik bozukluklarını tedavi etmeyi amaçlayan yeni psikanalitik terapilere getirdikleri eleştirilerin odağında yer alır. Modifiye edilmiş analitik yaklaşımlar analize veya terapiye gelen kişinin belli arzularını doyurup gerçek patolojik çekirdeğin görünür olmasını imkânsız hale getirebilir. Bir başka deyişle analist/terapist de narsistik olarak bir baştan çıkma yaşamış olup bilinçdışı şekilde direnç ortaklığına girmiş olabilir.

Heinz Kohut’un (1979) “Bay Z.’nin İki Analizi” makalesi bu açıdan büyük önem taşır. Bay Z. birbirini izleyen şekilde iki analizden geçer. İki analizi de Kohut gerçekleştirir. Aralarında beş buçuk sene vardır.    İlk analizde ruhsallığı Oidipus eksenli bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur. İkincisi ise Kohut’un klasik kuramdan farklılaşan yeni bakışıyla narsistik patolojinin özgün doğası dikkate alınarak gerçekleştirilmiştir. Kohut makaledeki ikinci analizin ortaya çıkış serüvenini bir tür “doğru yolu bulma” şeklinde yazar ancak makale tarafgirlikten kaçınmamızı sağlayan bir kuramsal nötraliteyle okunduğu zaman daha da görünür hale gelmiş şekilde, Bay Z.nin iki analizi narsistik görünümlü bir klinik olgu önümüze geldiğinde analitik olarak izlenmesi mümkün en temel iki yolu ortaya koymaktadır: Narsizm ya kendine has klinik ve dinamik özelliklere sahip bir örgütlenme olarak ya da Oidipal dinamikleri öreten savunmasal bir düzenek olarak okunacaktır.

Yüz seneyi aşkın klinik, analitik deneyim göstermiştir ki her klinik olguyu ısrarla yalnızca Oidipus ekseninden değerlendiremeyiz. Özgün bir örgütlenme olarak narsistik karakterde olan patolojileri  görmezden gelemeyiz. Kohut’un Bay Z.nin “gerçekte böyle olduğunu” iddia ettiği yapılanmada narsistik savunmalar vardır ve bu savunmalar ilk gruba göre çok daha yaygın ve sürekli olarak kullanılırlar. Bu savunmaların neşet ettikleri ruhsallığın yapısal özellikleri belirgin şekilde nevrozdan farklıdır [6].

Özgün olarak narsistik doğada patolojiyi teknik ve kuramsal ele alışlarda, son elli yılda yenilikler yaratanlar deyince akla iki isim gelir: Otto Kernberg ve Heinz Kohut.

Otto Kernberg Ana Akım Psikanaliz ailesine dahil bir isimdir. Heinz Kohut ise bireysel olarak Uluslar arası Psikanaliz Birliği’nin üyeliğinden ayrılmamış, her zaman birliğin parçası olmuş olsa da kurduğu ekol (Kendilik Psikolojisi) Ana Akım Psikanaliz’de yer almaz. Bu iki ekol narsistik patolojiye nasıl yaklaşırlar?

Kernberg’e göre narsizmde normal duruma göre yapısal bir farklılaşma vardır. Narsist bu anlamda mutant gibidir. Kernberg’ün yaklaşımı bu yapısal farklılaşmayı düzeltip normal duruma dönmeyi amaçlar. Diğer tarafta  Kohut narsizmde yapısal bir eksiklik görür. Onun psikanalitik yaklaşımı bu yapısal eksikliği tamamlamak ve gelişimsel treni çıktığı raya geri oturtmayı amaçlar.

Kernberg’e göre narsistik patoloji temelde bir sınırda kişilik örgütlenmesidir. Sınırda kişilik örgütlenmesi içinde yer alır ancak özellikle bir türü nevrotik örgütlenmenin sınır komşusudur. Bu sebeple zaman zaman nevrotik gibi görünürler. Narsistik karakter sınırda kişilik örgütlenmesinin temel özelliği olarak, iyi imgeler ve kötü imgeler aralarında bütünleşmemiş ve dolayısıyla yeterli ölçüde temsilileşmemiş bir ruhsallıktır. Bu yarık dünya, benliğin yeterince güçlü ve gelişmemiş olduğu bir durumdur. Narsistlerde benliğin bu zayıflığı benlik idealine aşırı yatırım yapılarak kapatılmaya çalışılır. Benlik idealiyle kibirli bir şekilde özdeşleşilir. Bunun yanında, çoğunlukla gizil şekilde paranın diğer yüzünde benlik ideali’nin nesnesiyle de utançla özdeşleşilir . Benlik idealiyle özdeşleşmenin  –mışcasınalığı sahte bir nevroz görüntüsü yaratabilir. Bu tür özdeşleşmeyi balmumu kanatlarla uçup, havada durup temeldeki sınırda kişilik ateşine düşmemeye çalışmak olarak düşünebiliriz. Balmumu kanatlar narsistik ve sınır kişiliğe özgü savunmaların kullanımıyla desteklenmeye çalışılır. Bunlar soğukluk, ilişkisel uzaklık gibi karakter savunmaları ya da bunların içerdiği idealize etme, tümgüçlülük, değersizleştirme gibi mekanik savunmalar ve sınırda kişiliğin doğasında olan inkar, yansıtma, yansıtmalı özdeşleşme ve bölmedir. Eninde sonunda o harlı ateşin ısısı balmumu kanatları eritir ve her narsist ara ara daha açık şekilde sınırda kişilik özellikleri gösterirler.

Sözü edilen bu dinamikler analiz veya terapi odasındaki ilişki sahnesini eninde sonunda etkileyeceklerdir. Kernberg yorumlama odağını düzenli bir şekilde şimdi-ve-burada aktarımsal dinamiklerde tutar. Savunmaların terapistle ilişkide kullanımlarını gösterir ve amaçlarını yorumlar. Narsistik dirençler analitik çalışmaya karşı şiddetli bir karşıtlık yaşarlar. Kernberg bu karşıtlık karşısında atılacak geri adımların uzlaşım olacağını ve sebeple terapinin çıkmaza gireceğini savunur. Terapideki kişinin artan sıkıntısı (kaygısı veya bu kaygının ardındaki öfkesi) doğru yolda olunduğunu göstermektedir.

Savunmaların yarattığı uzaklık ve ulaşılmazlık aşıldıkça ruhsallığın gerçek dinamikleri görünür hale gelir ve üzerine çalışılabilir.  Artık benlik idealinin dolaylı ve sahte gündemi yerine benliğin acıları ortadadır. Önce narsistik savunmaların onun ardından sınırda kişilik örgütlenmesinin savunmaların analiziyle ruhsallıkta bütünleşme olmaya başlar ve benlik konsolide olmaya yoluna girer. Tabii ki bu savunmalar üzerine çalışma her zaman aktarımsal-karşıaktarımsal malzeme ve deneyimleri ham madde olarak kullanır.

Terapi veya analizdeki ilerleme analitik ilişkide en belirgin hali ile gerçeklik, yakınlık ve doğallığın ortaya çıkışıyla kendini gösterir.

Kohut’un yaklaşımında narsistik sorunların ruhsal gelişimsel hatlarındaki duraksamalar sonucu oluştuğu düşünülür. Kendiliğin gelişimi yaşamın ilk yıllarında çok yoğun bir şekilde çocuk ve ilk bakıcıları arasındaki etkileşimlerde üç grupta toplanabilecek dinamikleri içerirler: 1-Teşhirci büyüklenmeci; 2-İdealize Ebeveyn İmagosuyla bağlantılı; 3-İkizlik.

Kohut çocuğun kendiliğinin yoğun etkileşim içinde olduğu ilk bakıcılarına (anne, baba ve diğer önemli ötekiler) psikanalitik dilde onlara verilen isimle “nesne” demeyi sürdürür ancak bir ek yapar. Onların kendiliğe neredeyse bütünleşik yakınlıkları sebebiyle kendiliknesnesi (selfobject) adını verir. Tek ve birleşik olarak yazılan “kendiliknesnesi” kelimesi, Kohut tarafından bazen ilk bakıcıları;  bazen bu kişilerle ilgili düşlemi; bazen de bu kişilerin çocuk için gördükleri işlevleri belirtecek şekilde belirsiz bir kullanıma sahiptir. Teşhirci-büyüklenmeci gelişim hattında çocuk kendiliknesnesinin gözünde kendisine yönelik hayranlık görmek ister. İkinci hatta,  kendiliknesnesinin şahsında idealize ebeveyn imagosuna gereksinim duyar. Anne-babasının herkesten akıllı, kuvvetli, güzel, vs. olmasını bekler. Üçüncüsünde ise (ikizlik) , gereksinimi arkadaşları, kardeşleri, akranları ile birlikte görkemli olmak, onlar gibi olmak, birlikte başarmaktır. Çocuk ancak bu narsistik gereksinimleri kendiliknesneleri tarafından optimal şekilde karşılandığı zaman, ileriki yıllarda patolojik bir narsizmden kurtulabilir. Bu gereksinimlerin optimal olarak karşılanmadığı bir yaşam başlangıcı, kendiliği eksik ve hasarlı bırakacaktır.

Kohut için kendiliknesnesi gereksinimlerinin optimal karşılanması demek, aynı zamanda “optimal anlamda karşılanmaması” anlamına da gelir. Kendiliknesnelerinin yarattıkları optimal hayal kırıklıkları, kendiliğin narsistik gereksinimlerinin olgunlaşması için gerekli yaralanmalardır. Çocuğun gelişmekte olan kendilik yapısı, kendiliknesnesinin aksadığı durumlarda, Kohut’un “dönüştürmeli içselleştirme” adını verdiği düzenekle, kendiliknesnesinin, hayal kırıklığının oluşumundan önceki doyumlu dönemde gerçekleştirdiklerini kendisine uygular. Bu sözü edilen, kaybedilenle özdeşleşme olgusuna denk düşüp, kökenini Freud’un  (1917) “Yas ve Melankoli” makalesinde bulan bir öğedir. Dönüştürmeli içselleştirmeler kendiliğin narsistik süreçler dolayımındaki gelişim yolculuğunun temel yapı taşlarıdırlar. Ancak hiçbir zaman bütünü ile kaybedilenlerin yerini alıp, dışarıya yönelik bağları gereksiz hale getirmezler. Kohut’un ısrarla üzerinde durduğu gibi, kendiliknesnesi gereksinimleri yaşam boyu devam eder. Kendiliğin gelişimi ile bu gereksinimler olgunlaşır, ancak yaşamın zor günlerinde daha yoğun ve şiddetli halde geri gelebilirler. Yaşamın zor günleri narsistik yaralanmaların sahnelerini barındırırlar. İçlerinde öznenin çaresiz kaldığı, küçük düştüğü, utandığı, ihanete uğradığı, kendini yalnız hissettiği ve güveninin boşa çıktığı durumlar, anlar, ilişkiler yer alır. Bu incinmeleri, yaralanmaları onarıp, termostat gibi devreye girip, düşen kendilik değerini yükselten ise yine kendiliknesnesi işlevleridir. Bu yoğun onarım etkinliği sırasında kimi gözlersek gözleyelim, onun yoğun bir narsistik patolojiye sahip olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak aynı kişiyi, kendiliknesnesi işlevlerinin yardımı ile narsistik onarımını tamamlamış ve kendilik değeri normale dönmüş bir durumda gözlediğimiz zaman da, onun narsistik açıdan sağlıklı olduğunu düşünebiliriz. Bu şekilde, statik bir durumdan ziyade dinamik etkileşime dayanan bir olgu, Kohut’tan sonraki yıllarda “narsizmin işlevsel tanımı” (statik olmayan bir narsisizm anlamında) olarak adlandırılmıştır (Stolorow ve Lachmann, 1980).

Kendilik ile kendiliknesnelerinin narsistik karakterdeki bu yoğun etkileşimi sadece çocuk ve ebeveyn arasındaki ilişkinin sınırları içinde kalmaz, yaşamın bütününe ve oradaki tüm ilişkilere yayılır. Psikanalist veya psikoterapist ile hastasının arasındaki ilişki de bundan muaf değildir. Kohut’un üç grupta tanımladığı kendiliknesnesi gereksinimleri psikanalitik ilişkiye de kendi renklerini verirler ve “kendiliknesnesi aktarımları” adını alırlar. Yukarıda sözü edilen üç grup kendiliknesnesi işlevi ve gereksinimi, sırasıyla ayna aktarımını (teşhirci-büyüklenmeci kendiliknesnesi dinamiği ile), idealize aktarımı (idealize ebeveyn imagosu ile) ve ikizlik aktarımını (ikizlik kendiliknesnesi işlevi ile) yaratır.

Kohut’a göre, bu aktarım dinamiklerinin bir boyutu, Freud’un tanımladığı tekrar özelliklerini taşır; ancak diğer boyutunda klasik tanımlamaya göre bir fark vardır. Bu boyut, çocuklukta doyurulmamış olan gereksinimlerin karşılanması veya karşılanacak gibi olması (aktarımsal ilişki ortamında karşılanma vaadinin doğması) ile ortaya çıkar. Kohut’un (1971) “her tekrar aktarımdır, ama her aktarım tekrar değildir” derken kastettiği “aktarımın iki boyutlu oluşu” budur. Bu farklı bakışın bir sonucu olarak, “tekrar aktarımı” ve “gereksinim aktarımı” (Fosshage, 1995) şeklinde farklı aktarım tanımlamaları yapılmaktadır.

Kohut’un klinik çalışması kendiliknesnesi aktarımlarının oluşumuna imkân tanır. Bu aktarımların oluşması kendiliğin çocuklukta duraksamış gelişiminin reaktive olması anlamına gelmektedir. Kohut’un bu aktarımlara yarattığı alan ve imkân kendiliğin temeldeki yaralanmalarına ve hasarlarına yönelik geliştirdiği savunmacı ikincil yapıların tedricen devre dışı kalmalarını sağlar. Ortaya çıkan durum bir gerileme tablosudur. Analizan sonunda aradığı kendiliknesnesi işlevlerini bulduğu için yarım kalmış özlemlerini ve öykünmelerini odaya getirir. Kohut bu aşamalarda yorumlama yapmaz. Ancak eninde sonunda kaçınılmaz şekilde analizanın ruhsallığında  hayal kırıklıkları oluşacaktır. Ortaya çıkan hayal kırıklıklarının nasıl çalışıldığı yeni yapılanmaların kaderini belirler.

Kohut kırılmaları incelerken geçmişle güncel arasında bağlantıları kurar. Kırılmalar geçmiş ve güncel kendiliknesnesi işlevlerinin devinimlerinin üst üste gelmesi ve kırılma anında benzer özelliklere bürünmesidir. Hayal kırıklıklarının ortaya çıkışları ve sonrasında onarılmaları “dönüştürmeli içselleştirme”leri sağlar ve kendiliğin gelişimi tedricen gerçekleşir.

Bu gelişimin narsistik dinamikler açısından anlamı kibirin ve utancın, gurura ve öznenin kendine güvenine dönüşmesidir. Aynı şekilde, aşırı hayranlıklar ve idealize etmeler hak edenlerin ancak hak ettikleri oranda takdir edilmelerine dönüşür. Benzer bir şekilde, ikizlik arayışlarının öteki’ni “biz hep birbirimiz gibi olalım ve aynı şeyleri yapalım” baskısıyla kontrol etme çabası paylaşımcı, birbirini tamamlayıcı ilişkiler kurabilme yetisine dönüşür.

[1] Birincil narsizm kavramı hipotetik olarak kurgulanan ve bu yolla kavranmaya çalışılan bir olgudur. Deneyimsel olarak ifade edersek o bir tür “karanlık odada siyah kedi”dir. Onun varlığına ya da bir zamanlar var olmuş olduğuna dair çıkarım onun yokluğu üzerinden yapılır. İnsan var oluşun içerdiği (malul olduğu) eksiklik duygusundan çeşitli arayışlar ve yönelimlerle kurtulmaya çalışır. Bu yönelimlerin başarıya ulaşması durumunda elde edeceğini hayal ettiği bütünlük duygusu, kurgulanan/çıkarımsanan bir durum olarak bir nevi elmanın koparılmasından önceki cennettir.  Birincil narsistik duruma dönmek için gösterilen gayretler, yönelimler, yatırımlar çoğunlukla ideal bir durum tasavvurundan beslenir.  Freud bu olguyu metapsikolojik olarak temsil etmek için üst-benliğin içinde konumlanan benlik ideali kavramını geliştirmişti.

Birincil narsizme geri dönüş çabası hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Ulaşılıyor gibi hissedildiği durumlarda bile  hayal edilen haz ve mutluluğu vermekten uzaktır. Uyarımın, değişimin ve öteki’nin olmadığı bir hal olarak fiziksel ve/veya psikolojik ölümün eşiğidir.

Birincil narsizmi kaybetmek (veya olup biteni böyle algılamak/kavramak) şiddetli duygular (hiddet, haset, açlık)  yaratır. Bu şiddet, eksikliği kapatacağı hayal edilen tüm ilişkilere ve o ilişkilerin odağındaki nesneye bulaşır. Bu şiddet ilişkilere bulaştıkça, ikincil narsizmin öznesi nesnelerine hırslanır. Bu sebeple nesnelerini tamamen kontrol etmeye çalışır. Tamamen kontrol ettiği nesne bir noktadan itibaren ölü hale gelir. Bu noktada bir çıkışsızlık yaşantısı oluşur: Özgür ve başına buyruk nesne eksiklik hissettirecektir; özgürlüğü elinden alınmış ve öldürülmüş nesne de hiçbir katkı sağlamayacaktır.

[2] Sonraki yıllarda Kohut (1977) bu kurama karşı çıktı ve nesne ilişkilerine yatırılan libido ekonomisinden tamamen farklı bir narsistik yatırım dinamiğinin geçerli olduğu bir gelişim süreci tanımladı. Buna bağlı olarak, Kohut (1971) daha önce psikanalitik kuram tarafından tanımlanmış aktarım modelinden farklı bir ele alışla yeni bir aktarım olgusu tanımladı. Aslında 1971’de Kohut hala klasik kuramın Nesne Libidosu ve Narsistik Libido ayrımına bağlıydı ve analiz edilebilen aktarımın sadece nesne libidosuyla olabileceğini, narsistik libidonun ise aktarım çalışması açısından uygun olmayan bir nitelikte olduğunu kısmen kabul ediyordu. Ancak narsistik libidonun oluşturduğu aktarımları nesne ilişkilerinin daha önce tanımlanmış hallerinden farklı açıklamanın gerekli olduğunu düşünüyordu. Böylece ayna aktarımı ve yüceleştirme aktarımlarını tanımladı. Daha sonra Kohut narsistik aktarım tanımını terk ederek “kendiliknesnesi aktarımı” (selfobject transference) kavramını kullanmaya başladı.

[3] İmgelerden temsillere doğru evrimleşme sürecini üzümlerin şaraba dönüşmesi olgusuna benzetebiliriz. Temsili dünyaya şarap dersek, erken dönem içe alınmış imgeleri de üzüm taneleri olarak kavramlaştırabiliriz.  Şarap, ezilen üzüm tanelerinin suyundan oluşur.  Şarabın hangi damlasının, hangi spesifik üzüm tanesinin ürünü olduğunu söylemek mümkün değildir.  Ayrıca, şarap sadece “üzüm suyu” da değildir.  O, ezilmiş üzümlerin suyu olup bunun üstüne belli bir zamanda meydana gelebilen kimyasal değişimdir.  Üzüm suyunun kökensel özellikleri zaman içinde değişmiştir.  Temsili dünya, parçaların (imgeler) toplamından daha fazla olan bir bütün’dür.

[4] Bireyleşme-ayrılma sürecindeki aksama en tipik haliyle sınırda kişiliklerde görünür durumdadır. Sınırda kişilik yoğun bir bağımlılık durumu yaşar.  Yoğun açlığı bağımlı olduğu nesneye haset duymasına da sebep olur. Nesneyi bu hasetle tahrip etme (bunun sonucunda, yapayalnız kalma) ve bağımlı olduğu nesne tarafından yutulma ikilemi yaşar (ya işgal ya terk ikilemi). Özünde sınırda kişilik örgütlenmesi özelliklerine sahip ancak bu özelliklere yönelik savunmacı düzenekler geliştirmiş narsist ise nesneye bağımlı olmak bir yana onu umursamaz, ondan kopuk bir görüntüdedir. Narsistin bu görüntüsü bireyleşme-ayrılma sürecini başarılı tamamlamış gibi bir görüntü verebilir. Ancak onun durumunda olgun bir ayrılmadan değil kopmadan söz edebiliriz. Bağlanamayan ayrılmaz, zaten kopuktur. İlişkisizin yalnız hissetmesi bize doğal görünür; ama bağımlının yalnızlığını anlamakta güçlük çekebiliriz. Bağımlı, ilişkisel değirmenini taşıma suyla döndürme gayretindedir. İç dünyasındaki ıssızlığı, sürekli dış katkılarla gidermeye çalışır. Narsistik bir iç dünyaysa, patolojik yalnızlığın, yani kimsesizliğin acısından kaçmak için bir kendini kutsamadır.

[5] Freudcu ve Neo-Freudcu Ekoller, Benlik Psikolojisi ve Nesne İlişkileri ekollerinin birbirleriyle evlenebildikleri kuramsal ve teknik bütüne verilen isim

[6] Nevrotik örgütlenmelerin çeşitli narsistik dinamikleri içerdiği gibi, nevroz dışı örgütlenmelerde de (psikotik, sınırda veya narsist olanlarda) Oidipal dinamikler mevcuttur ancak patolojik çekirdekte var olan daha baskın meselelere göre talidirler.


Kaynaklar:

Akhtar, S. (2009). Comprehensive Dictionary of Psychoanalysis, Karnac.

Chasseguet-Smirgel, J. (1984). Creativity and Perversion. New York:Norton.

Corrigan, E.G. & Gordon, P.E. (1995). The Mind Object: Precocity and Pathology of Self Sufficiency. Northvale, NJ: Jason Aronson.

Fosshage, J. L. (1995). Self Psychology and Its Contributions to Psychoanalysis, International Forum of Psychoanalysis, 2: 9-12, s. 1-9.

Freud, S. (1911). Psycho-Analytic Notes on an Autobiographical Account of a Case of Paranoia, SE: 12 s.1-82.

Freud,S. (1913). Totem and Taboo, SE:13, s.vii-162.

Freud, S. (1914). On Narcissism: An Introduction. SE: 14: s. 67-102.

Freud, S. (1915). Instincts and Their Vicissitudes, SE:14, s.109-140.

Freud, S. (1917). Mourning and Melancholia, SE: 14,  s.239-258.

Freud, S. (1921). Group Psychology and the Analysis of the Ego, SE:18, s.65-144.

Freud. S. (1923). The Ego and The Id, SE: 19, s.1-66.

Gabbard, G. O. (1989). Two Subtypes of Narcissistic Personality Disorder, Bulletin of Menninger Clinic, 53: s. 527-532.

Glasser, M. (1992). Problems in the Psychoanalysis of Certain Narcissistic Disorders. International Journal of Psychoanalysis, 73: s. 493-503.

Hunt, W. (1995). The Diffident Narcissistic: A Character Type Illustrated in the Beast in the Jungle by Henry James, International Journal of Psychoanalysis, 76: s.1252-1267.

Jones, E. (1913). The God Complex. In Essays in Applied Psychoanalysis, Volume II, s. 244-265, New York: International Universities Press, 1973.

Kernberg, O. (1970). Factors in the Psychoanalytic Treatment of Narcissistic Personalities. Journal of American Psychoanalytic Association, 18:51-85, s. 54.

Kernberg, O. F. (1975). Borderline Conditions and Pathological Narcissism, New York:Jason Aronson.

Kernberg, O. F. (1976a). Object Relations Theory and Clinical Psychoanalysis. London: Aronson.

Kernberg, O. F. (1976b). Technical Considerations in the Treatment of Borderline Personality Organization, Journal of American Psychoanalytic Association, 30:s. 795-829.

Kernberg, O. (1991). The Psychopathology of Hatred, Journal of American Psychoanalytic Association, 39S: s.209-238.

Kernberg, O. F. (1995). Love Relations. Normality and Pathology. New Haven and London: Yale University Press.

Kızıltan, H. (2015). Narsissizm ya da Ruhsallığın Ontolojisi. 11 Ekim 2015 tarihinde http://www.psiko-alan.com/makaleler/635-n adresinden alınmıştır.

Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self. Connecticut: International Universities Press.

Kohut, H. (1977). The Restoration of the Self.  Connecticut: International Universities Press.

Kohut, H. (1979). The Two Analyses of Mr. Z., International Journal of Psychoanalysis, 60:s.3-27.

Kohut,H. & Wolf, E. (1978). The Disorders of the Self and Their Treatment: An Outline, International Journal of Psychoanalysis, 59: s. 413-425.

Lasch, C. (1979). Culture of Narcissism, New York: Norton and Company.

Lyons-Ruth, K.(1998). Implicit Relational Knowing: Its Role in Develeopment and Psychoanalytic Treatment. Infant Mental Health Journal, 19: s.282-289.

Masterson,J. (1993). The Emerging Self. A Developmental,Self and Object Relational Approach to the Treatment of The Closet Narcissistic Disorder of the Self, New York: Brunner/Mazel.

Rosenfeld, H. (1987). Impasse and Interpretation: Therapeutic and Anti-Therapeutic Factors in the Psychoanalytic Treatment of Psychotic, Borderline and Neurotic Patients, London: Tavistoc.

Stolorow, R. D. ; Lachmann, F.M. (1980). Psychoanalysis of Developmental Arrests. New York: International Universities Press.

Waelder, R. (1925). The Psychoses, their Mechanisms and Accesibility toInfluence, International Journal of Psychoanalysis, 6: s.259-281.

Winnicott, D.W. (1949). Mind and Its Relation to the Psycho-Soma, Through Paediatrics to Psychoanalysis, s. 23-254, London: Hogarth, 1958.

Winnicott, D. W. (1960). Ego Distortions in Terms of True and the False Self, The Maturational Process and the Facilitating Environment içinde, New York: International Universities Press, 1965.

Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Process and the Facilitating Environment. New York: International Universities Press.