Bir Distopya Olarak Yaşlılık
Yavuz Erten

 

Çocuklukta beklenen gençlik ve orta yaş bir ütopyadır; çoğunlukla ütopya konusunda hayalkırıklıklarıyla birlikte yaşlılık günleri bir distopya kabusuna dönüşebilir. Tabii ki tüm yaşlılıkları aynı kefede değerlendirmek hata olur. Yaşılığın bir distopik deneyim haline gelişini yaşlılık olgusunun potansiyel bir kabusu olarak düşünelim. Bu nihayetinde bir olasılıktır ama maalesef kuvvetli bir olasılıktır.

Ütopya ve Distopya gibi kollektif alana ait bir şeyle yaşlılık gibi bedensel ve ruhsal koşulların bireysel deneyimlenmesi gibi bir olgunun ne alakası olabilir gibi bir soru akla gelebilir.

Ütopyalar da distopyalar da totaliter oluşumlardır bu sebeple bazen birileri için ütopya gibi görünen bir rejim başkaları için distopya anlamına gelebilir. Hayal etmesi bile güç geliyor ama Nazi Almanya’sını bir ütopyanın gerçekleşmesi olarak yaşayan çok sayıda insan vardı.

Yaşlı insanların çeşitli sebeplerle sokaklardan çekildiği ve kamusal alandaki rollerde çok ender görüldüğü günümüzü göz önüne aldığımızda, bu istisnalardan biri olarak caddelerde olan bir yaşlı insanın çevresinde akıp giden genç dünyayı totaliter bir gerçeklik gibi algılaması ve bu dünyada yalnız ve korunmasız hissetmesi kolay anlaşılır bir durumdur.

Kaldı ki son zamanlarda yaşanmakta olan pandemi koşullarında yaşlının karantinaya alındığı kapalı ortamından dış dünyaya baktığı penceresinden görünen manzaranın distopik olmadığını söylemek de zordur.

I.

Yaşadığımız çağın teknolojik özellikleri, iletişimdeki yeniliklerini düşündüğümüzde bu dünyayı elli atmış yıl öncesinin dünyasıyla birlikte düşünmek dünyadaki yaşamı başka bir gezegendeki varoluşla karşılaştırmak gibidir. Pek çok yaşlıdan kendilerini bambaşka bir varoluş içinde bulduklarına dair sözleri duyuyoruz.

Dışarıdaki Cesur Yeni Dünya artık anlaşılmaz teknik özellikleriyle bir bulmacaya dönüşmüştür ve bu teknik zorluğun yanında bu dünyanın yeni dili de anlaşılmaz kavramlarıyla dışlayıcı karaktere bürünmüştür. Çoğu yaşlı sürekli değişen sosyal medya kavramları, bilgisayar dili ve  güncel trendleri ifade eden kavramlar karşısında yoğun bir yabancılık çekmektedirler.

Dünyanın bazı açılardan çocukluk ve gençliklerindeki bilimkurgu filmlerine benzemeye başladığını fark etmekle birlikte bu dünyaya katılmak ve o dünyanın yeniliklerini kazanımlarına dönüştürmek konusundaki zorluklar bu varoluşu bir “Robotlar Cehenemi” gibi algılamaya yol açar.

II.

Bu tür bir distopik sıkışma ister istemez geçmişin dünyasını ütopyalaştırmaya dönüştürür. Bu tür bir algının düşünsel tabanını oluşturacak şeyler de hazırda mevcuttur. Küresel ısınma ve benzeri masif felaketler geçmişin dünyasının daha güzel bir yer olduğunu tasdik ettirmeye yarar.

Geçmişin dünyasına yönelip yeni dünyanın getirdiklerine kendini kapatma zamanın algılanmasıyla ilgili bir farklılığa sebep olur. Akan ve değişen zamanın göreceliliği yerini geçmiş zamanın mutlaklığına bırakmaya başlar. Zamanın bu tür bir donma içine girmesi ruhsallıkta  ölüm dürtüsü etkinliğinin artışına da delalet eder.  Ölüm dürtüsünün devreye bu şekilde girişi aslında yaşlıyı somut anlamda ölüme de hazırlar niteliktedir. Yaşlı yaşamın içinde ölümsel bir özelliği (mutlak zaman) deneyimlemeye başlamıştır.

Aslında varoluşun her döneminde yaşlılığın ruhsallığında varolan bu özellikler, yani yaşlının zamanın değişimleri ve dönüşümlerinin getirdiği yenilenme zahmetinden deneyimleri eski yapılara asimile etme kolaycılığına dönmesi olgusu yaşadığımız çağdaki yeniliklerin çok fazla oluşu ve değişim hızının çok yüksek oluşu sebebiyle yaşlıdaki içe dönüşü ve zamanı dondurmayı çok daha sert ve kesif hale getirebilir. Bugünün bu koşulunu daha iyi anlamak için iki yüzyıl  önce yaşayan bir insanın yaşlanırken algıladığı dış dünya değişimlerini hayal edebiliriz. Muhakkak ki sosyal ve siyasi koşullara bağlı değişimler varolmakla birlikte onu yeni dünyadan kopartacak büyüklükte teknik ve teknolojik değişimler çok sınırlıydı. Homo Sapiens’in yüzbin senelik varoluşundaki büyük değişimlerin önemli bir kısmı son iki yüz yılda gerçekleşti. Doğdukları çağda evlerinde telefon, radyo, televizyon, ampul, bilgisayar, internet olmayan büyük ebeveynler bunların hepsinin olduğu evlerde yaşadılar ve öldüler.

III.

Ünlü bilimkurgu yazarı Richard Mateson’un kitabından uyarlanıp 1971 yılında çekilen Omega Man filminde Charlton Heston’ın oynadığı Dr. Robert Neville biyolojik bir savaştan kendi bulduğu aşıyla kurtulmuş ve dünyada tek başına kalmış birisidir. Bütün şehirler, caddeler, binalar, araçlar onundur. Yapayalnız bir hayat süren bu son insan bir süre sonra dünyayı mütasyona uğramış bazı insanlarla paylaştığını anlar. Bu mutantlar yer altında saklanmaktadırlar; ancak geceleri dışarıya çıkan zombilerdir. Gündüzleri şehirde rahat dolaşan Dr. Neville geceleri korunaklı sığınağına çekilmektedir.

Yaşlılık çoğu insan için yetim-i akranlıktır. Akrabalar teker teker gider, arkadaşlar gider. Dünya üstünde bir yalnızlık başlar. Geride kalmış koca bir yaşamın tanıklıkları da gitmiştir. “Onlar gerçekten yaşandı mı acaba?” sorusu boğucu bir sıkıntı yaratır. Aslında çevrede insanlar vardır ama onlar filmdeki mutantlar gibidirler. Büyük değişimlerle türdeş olma özelliği bile yitirilmiş gibidir. Ve onlardan bir beklenti içine girmenin çeşitli tehlikeleri de vardır. Bu sebeple yaşlı kendisine tahkimatlı sığınaklar inşa eder ve içine saklanır. Yalnızlıktan sıkılan adamın yalnızlığa kaçması ve gitgide içe dönerek kişisel sığınağına saklanması paradoksaldır. R.D. Laing’in “Bölünmüş Benlik” adlı eserinde tanımladığı gibi “yok olmamak için var olmuyordur.”

Varoluşta Omega Adam oluş bu dünyaya atılmış ve unutulmuş olma gibi kaygı yaratıcı bir düşlemi de beraberinde getirir. Bu kasvetli durumun kendine özel bir kibri de vardır. Dünya üzerinde son insan oluş dünya üzerinde ilk insan oluş gibi Tanrısal bir renge de sahip olabilir. Ancak bu ıstıraplı, çileli bir tanrısallıktır. Kulağımıza  İsa’nın “Baba beni neden terk ettin?” yakarışı gelir.

Bu tanrısal ıstırap bize Jules Cotard’ın 1883 yılında tanımladığı ve kendi adıyla anılan sendromu hatırlatır. Kişi bir hezeyan olarak artık ölümsüz olduğuna ve bu çileli varoluşa kilitlenip terk edildiğini düşünebilir. Mutlu, haz dolu bir canlılık değildir söz konusu olan. Belki de kişi zaten ölmüş olduğu için bir daha ölemeyecektir. Ölüdür ancak açıklanamaz bir durum sebebiyle bunu idrak edememektedir. Belki de söz konusu durum ölümle yaşam arasında bir araftır. Uzun süren bu araf ağır bir yalnızlık içerir. Araftaki kişiye ne ölüler ne yaşayanlar eşlik ederler.

Bunları ifade ederken “ölemiyorum…” diye yakınan yaşlı sızlanmalarını hatırlayabiliriz.

IV.

Matrix filminden ve bildiğimiz pek çok distopik film sahnesinden aklımıza gelen bir tatsızlık/ afiyetsizlik konusu vardır. Her şeyin görüntüsü çok güzeldir ancak dokununca, koklayınca ve tadınca plastik gibi oluşlarının farkına varılır.

Yaşlı insan için çevresindeki dünya genç ve pırıltılı imgelerle doluyken ve bunları keşfetmek için insani bir alışkanlıkla dürtülürken, bu dürtünün sonucunda oluşan temaslar beklentileri boşa çıkarır. Ütopik pırıltılar tatsız tuzsuz anlamsızlıklara dönüşür. Dışarının pırıltısı ve bünyede yaşanan afiyetsiz hayal kırıklıkları ciddi bir çelişki yaratırlar ve bunun sonucunda dışarının uyarıcılığı keyif veren bir canlılıktan kayıtsız kalınan bir gölgeye ya da sonuca ulaşmayan uyarımların rahatsız ediciliğine dönüşür.

Yaşlının ağzından duyduğumuz “hiçbir şeyin tadı kalmadı; her şeyi bozdular” cümlesinin çoğunlukla bir eki de vardır “belki de benim ağzımın tadı bozuldu; bana hiçbir şey tat vermiyor artık”

Dünyayla kurulan temasta nesnelere, olgulara bağlanan  ve onu bünyenin deneyimsel evreninin parçası haline getiren şey libidinal yatırımdır. Libidonun azalması dış dünyayla ilişkideki bu iştahlı bağı azalttıkça bünyenin deneyimsel evreni daha önceki libidinal yatırımların kalıntısıyla yetinmeye başlar. Bu sebeple belki en iştahlı libidinal yönelim olan merak azalır.  Merakın azalması yeni insanlara, yeni kavramlara, yeni ufuklara yönelik arayışları ortadan kaldırır ve bunun sonucunda  Groundhog Day filmindeki gibi aynı günü yaşayan adamın distopik varoluşu ortaya çıkar. Bu noktada bir önceki bölümde üzerinde durduğumuz Cotard sendromu ölümsüzlüğünü hatırlayalım: Ground Hog filminde aynı güne kilitlenmiş olarak yaşayan Phil Connors ölemiyordu.  İntihar ettiğinde bile ertesi gün yine bir türlü kurtulamadığı o güne uyanıyordu.

Çok uzun bir depresyon ve umutsuzluk döneminden sonra, elinde verili olarak bulunan tek gün ve o tek günü yaşadığı kasabaya yönelik bir merak geliştirmeyi ve yeni şeyler öğrenmeyi becerdiği bir revitalizasyon başarınca içine sıkıştığı günden kurtulup bir sonraki güne uyanabilmişti.

Freud’un Haz İlkesinin Ötesinde adlı eserinde tanımladığı Ölüm Dürtüsü insani varoluşun cinsellikle birlikte iki ana güdülenmesinden biridir. Bu dürtü insani canlılığı değişmezliğe yani organiği inorganiğe döndürme eğilimidir. Bazen biyolojik olarak canlı olunsa bile psikolojik olarak değişmezlik ölüm gibi bir deneyim yaratır. Yaşam artık akan bir film değil tek kare resim gibidir. Pek çok distopik filmde ve romanda insanlar bir kurgunun içine sıkışmış gibidirler. O hayat Truman Şov filminde olduğu gibi tüm değişmezliğiyle insanların üstüne çökmüş gibidir. Yaşlılıkla birlikte azalan libido, merakı, öğrenmeyi ve gelişmeyi sekteye uğrattıkça varoluşun diğer güdülenmesi olan ölüm dürtüsü kuvvet kazanmaya başlar.

V.

Distopik toplumlar kalın hatlarla birbirinden ayrılmış kast sistemlerine sahiptirler. Cesur Yeni Dünya romanında Alfa, Beta, Gama ve Epsilon sınıflarının temsil ettiği gibi….

Günümüz toplumunda yaşlıların da kastik bir şekilde bir sınıfın kalın duvarları içine hapsolunduğunu söyleyebiliriz. Günlük yaşamın kamusal alanından gitgide çekilip, soyut veya somut duvarların ardında yalıtılmış olarak varolmaya devam ederler.

Covid-19 pandemisi sırasında bu yalıtılmışlığın dehşet verici sahnelerine tanık olduk. Terk edilmiş bakım evlerinde yalnız başlarına ölmüş oldukları çok sonra fark edilen yaşlıların haberleri duyuldu.

Virüsün daha çok yaşlılara ölüm getirdiği haberlerinin ardından dünya devletlerinin gitgide ağırlaşan sosyal güvenlik masraflarıyla başa çıkmak için yaşlılardan kurtulmak için bu virüsle ilgili önlemlerde ağırdan davrandığı -hatta bu tür bir virüsü ürettikleri- bile ifade edilir oldu. Bu fanteziye göre (umarım sadece bir fantezidir) sanki devletler başlarına bela olan cüzzamlıları bir adaya atıp sonradan onları orada imha etmenin bir yolunu bulmuş gibiydiler. 

VI.

Distopyaların bir tarih öncesi vardır. Çevresel, ekonomik, askeri bir büyük patlamayla beraber eski tarihin sonuna gelinir ve yeni bir tarihin miladı oluşur. Bu miladın öncesi bulanık ve belirsizdir. Zaman zaman bu belirsizliği gideren mitolojik anlatılar devreye girer.

Bu toplumlarda yaşlı veya çok yaşlı insanlar eski dünyayı bilir ve hatırlarlar. Daha çok bir propaganda türü haline gelmiş tarih anlatımı onların bildikleri gerçekleri anlatmaz. Onlar ya değiştirilmiş ya da yok edilmişlerdir. Bu, hatıralar ve onlara bağlı benlik parçalarının soykırımıdır.

İtiraz edip hatırladıklarını anlatmaya kalktığı zaman da kitlesel bir saldırıyla karşı karşıya kalabilir. Ezberden konuşan bir kitlenin karşısında lince uğrama korkusu yaşar.Eski rejimin insanları olarak açık veya örtük bir gözetim altındadırlar.

Bununla bağlantılı bir başka konu dil ile ilgili olandır. Yeni dünyada dil değişmiştir. Yaşlı az konuşulan dilden söyler; yeni toplumun söylediklerini de her zaman anlamaz. Dil ötekilerle yaşanan dünyanın aynlayan ara yüzüdür. Anlamı ileten dil köprüsü ortadan kalkınca ortak varoluş tek yüzlü kağıda benzer.

VII.

Sağlık ve yaşlılık sıklıkla birlikte anılan olgulardır.

Yaşlılıkla birlikte artan sağlık problemleri yaşlıyı doktorlarla, hastanelerle, tıbbi tetkiklerle daha fazla haşır neşir kılar.

Her ne kadar tıbbi ilerlemeler uzayan ömürlere  ve azalan ıstıraplara gönderme yapsa da yaşlıların çoğu için akıllı teknolojili lüks otellere veya uzay üslerine benzeyen hastaneler distopik yerlerdir.

MR makinesinin içinde klostrofobik deneyimler yaşayan ya da yoğun bakımda bir uzay kapsülündeki yalnızlığı deneyimleyen bir yaşlı için çevresindeki “pek ilerlemiş” ama insani olmayan çevre cehennemi olabilir.

VIII.

Tüm bu karanlık resimlerin yanında….

Distopik bir dünyada farklı, aykırı ve tek başına hissetmenin kahramanca bir tarafı da vardır.

Tüm distopya film ve romanlarında en muteber kişi odur. Zaten hikayeyi o anlatır, filmi onun gözünden seyrederiz.