Neden Geciktik ve Hala Direniyor Muyuz?

Yavuz Erten – Klinik Psikolog, Psikanalist

 

Neden Geciktik ve Hala Direniyor muyuz?

Türkiye Kültürü ve Psikanalizin İlişkisine Dair Bir Değerlendirme

Psikanaliz, içinde kendine has bir düşünce metodolojisi bulunduran bilimsel bir disiplin, sağaltıcı ve geliştirici/aydınlatıcı bir teknik ve mesleki bir örgütlenme olarak yüz seneyi aşkın bir süredir dünya üzerinde mevcut.  Psikanalizin yaşı için, toplam süre olarak yüz kusur seneden bahsetsek de zamansal spektrum olarak üç yüzyıllık bir genişliği işaret edebiliriz: Psikanalizin doğduğu 19. Yüzyıl, geliştiği ve yaygınlaştığı 20. Yüzyıl ve yeni soru ve sorunlarla karşı karşıya olduğu, yeni gelişim ilhamlarına açık olduğu 21. Yüzyıl.

Üç yüz yıllık zeitgeist’ı içeren psikanalizin Türkiye’de çok genç bir bilimsel disiplin ve mesleki örgütlenme olması dikkat çekicidir. Türkiye’de psikanalizin kurumsallaşma çabalarının ortaya çıktığı 1990’lı yıllardan bu yana sorulan bir soru mevcuttur: “Psikanalizin Türkiye’ye gelişi neden gecikti?”  (Habip, 2004; Tunaboylu-İkiz & Arkonaç, 2004; Gürdal Küey, 2009).

Tarih

Psikanalizin Türkiye’de kurumsallaşması 1990’lı yılların ortasından itibaren gösterilen çabalarla gerçekleşti. Bu yıllara kadar, 20. yüzyılın başından itibaren Türkiye’deki tıp, akademi ve entelektüel çevrelerin psikanalize yönelik bir ilgisi vardı. Ancak bu ilgiler belirli çeviri çalışmaları ve bireysel mesleki uygulama ve ilhamların ötesine geçmemişti. En erken örnek olarak Freud’la mektuplaşmış Dr. İzzettin Şadan’ı görüyoruz (Tunaboylu-İkiz,1999). Dr. Şadan çalıştığı, Türkiye’nin en büyük psikiyatri hastanesinde (Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi) psikanalizden ilhamla uygulamalar yapmaya çalışıyordu ancak bu uygulamaları onun mesleki olarak yalnızlaşmasına yol açmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme projesinde diğer pek çok bilimsel yaklaşım, akım ve sanatsal ekol gibi psikanalizin de ithal edilmesi, uyarlanması ve Türkiye’de yerleşik bir kurum haline gelmesi beklenebilirdi. Ancak psikanaliz için durum böyle olmadı. Psikiyatri ve psikoloji uzmanlarından daha çok çeşitli entelektüel çevrelerin psikanalize ilgi duyduklarını ve bu kesimler tarafından (ve çoğunlukla bu kesimlere yönelik) Freud ve başka psikanalistlerin çevirilerinin yapıldığını görürüz (İkiz, 1996). Ancak bu çevirilerin bir kavramsal sürekliliğe sahip olduğunu ve çevirilerdeki süreklilik ve üstüne düşünme etkinliğiyle bir psikanaliz kültürü yarattığını söylemek doğru olmaz.

Mesleki çevrelerde, yüzyılın son otuz senesinde, Amerika veya Avrupa’da yaptıkları eğitimlerden ve çalışma yaşamlarından dönen bazı psikiyatrist ve psikologların yarattığı etki dikkat çeker. Bu kişiler psikanalizle veya psikanalitik psikoterapiyle tanışmışlardır ve Türkiye’deki uygulama ve eğitimlerinde psikanalizi kullanmaya, yazmaya ve tanıtmaya başlarlar. Ulviye Etaner, Gökçe Cansever, Cahit Ardalı, Orhan Öztürk, Leyla Zileli, Gülsen Koptagel, Engin Geçtan gibi isimler çevrelerinde psikanalize ilgi duyan öğrenci ve meslektaş haleleri yaratırlar ancak bu oluşumlar psikanalizin eğitimini, öğretimini, belli standartlarda uygulanmasını ve kuşaktan kuşağa aktarımını bir bütün olarak kapsayan kurumsallaşmalara dönüşmez.  Ancak unutmadan eklemek gerekir ki, bu ilk halelerde psikanalizle tanışanların bir bölümü sonraki kurumsallaşmanın önemli insan kaynaklarından olacaktır. Bu sebeple bu öncü isimlerin katkısı azımsanamaz.

1990’lı yıllardan itibaren Paris Psikanaliz Cemiyeti’nde eğitimlerini tamamlayıp Türkiye’ye dönen ve Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin (IPA) ilk Türkiye vatandaşı olan psikanalistler kurumsallaşmayı başlatan isimlerdir. Bu isimler Talat Parman’ın önderliğinde İstanbul Psikanaliz Grubu’nu kurarlar. Bu grubun ilk üyeleri, Parman dışında Bella Habip, Stella Ovadia ve Nesim Bitran’dır.  Bu grup yeni katılımlarla (Levent Kayaalp, Elda Abrevaya, Tevfika İkiz, Ayça Gürdal Küeyl) büyür ve 2001 yılında “İstanbul Psikanaliz Derneği”ne (İPD) dönüşür. Talat Parman önderliğindeki bu dernek Türkiye’nin ilk psikanaliz derneğidir ve psikanalizin ülkemizde tanınması, gelişmesi ve kurumsallaşmasında büyük katkılar yaratmıştır.

Bu grup dışında doksanlı yıllardan itibaren bazı diğer psikanalitik grupların varlığı dikkat çeker. ABD’de yaşayan Kıbrıs’lı psikanalist Vamık Volkan’ın İstanbul’da bir grup ruh sağlığı çalışanıyla birlikte kurduğu “Volkan Grubu”; Yavuz Erten ve ABD’li psikanalist Allen Siegel’ın İstanbul’da kurduğu “Anadolu Psikanalitik Psikoterapiler Grubu” (Bu grup ağırlıklı olarak psikanalizin önemli ekollerinden biri olan Kendilik Psikolojisi üzerine çalışmaktaydı ve bugün Anadolu Psikanalitik Psikoterapiler Derneği adını aldı); İzmir’de kurulan ve Almanya’dan dönen Celal Odağ’ın başkanlığını yürüttüğü ve psikanalitik psikoterapi eğitimleri veren Odağ Vakfı ve son olarak, Britanya Psikanaliz cemiyeti üyesi olan Ülkü Gürışık’ın Ankara’daki çalışmalarıyla oluşan ve bugün Ankara Çağdaş Psikanalitik Psikoterapiler Derneği adını alan grup.

Adı anılan son grupların belli bazı üyelerinin, kendi grupları dışında ortak bir platform oluşturmak için 2003 yılında bir araya gelmesiyle bir dernek kuruldu. Bu dernek İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği (Psike İstanbul) adını aldı. İPD’yi kuran gruptan ayrılan Bella Habip de bu dernekte kurucu üyelerden biri olarak yer aldı.

Bu adımlar atılırken, IPA’nın Uluslararası Psikanaliz Birliği) Türkiye’deki gelişmelerden Talat Parman ve Vamık Volkan’ın çabaları ve bağlantıları sayesinde haberi vardı. 2000’li yılların başından itibaren çeşitli IPA değerlendirme heyetleri Türkiye’ye gelerek uluslararası standartlarda bir psikanaliz eğitiminin koşullarının nasıl sağlanabileceğini araştırdılar. Bu temaslar ve değerlendirmeler sonucunda 2004 yılından itibaren, IPA denetim ve gözetiminde psikanaliz eğitimi verilmeye başlandı. Bu eğitim iki yerel bünyede gerçekleştirecekti. Bunlardan birini İPD, diğerini Psike İstanbul organize ediyordu. Her iki formasyon grubuna psikanalizden geçmekte olan veya analizlerini bitirmiş olan ruh sağlığı mesleklerinin üyeleri başvurup, değerlendirmeler sonucunda aday olarak kabul edildiler. IPA her iki grubun işleyişini takip etmek üzere değişik ülkelerden eğitim analistlerinin üye olduğu bir komiteyi görevlendirmişti.

Bu eğitimler IPA’yla bağlantılı olarak halen devam etmektedir. Yeni adaylar kabul edilmekte ve yeni sınıflar açılmaktadır. 2004 yılından bu yana devam eden bu etkinlik sonucunda, yazının yazıldığı tarihte Psike İstanbul bünyesinde IPA üyesi 29 psikanalist yetişmiştir. İPD bünyesinde ise 18 psikanalist bulunmaktadır. Ayrıca her iki derneğin bünyesinde yetişmiş eğitim analistleri de bulunmaktadır.

Bu formasyon süreci adaylarla ilgili bireysel bir işleve sahip olduğu gibi her iki derneğin kurumsal yapılarıyla ilgili bir gelişmeyi de amaçlamaktadır. IPA’nın yaklaşımı bu açıdan iki düzeylidir: Söz konusu ülkede adaylar yaratmak ve analistler yetiştirmek ancak aynı zamanda yerel grupların veya derneklerin de IPA’ya bağlı psikanaliz enstitülerine dönüşmesi.

Bu ikinci amaç doğrultusunda, ilk adım bir grubun “Çalışma Grubu” (Study Group) statüsüne ulaşmasıdır. Türkiye’deki her iki grup da Çalışma Grubu statüsünü elde etmişlerdir. Daha sonra her iki dernek de, daha ileri bir aşamanın ifadesi olarak “Aday Dernek” (Provisional Society) olmuşlardır.

IPA bu statüleri verirken neleri değerlendirmekte, nelere dikkat etmektedir? Öncelikle verilen eğitimin kalitesi mercek altına alınır. Daha sonrasında söz konusu derneğin bir kurum olarak kendini idare edebilmesi, yürüttüğü bilimsel faaliyetler, yayıncılık ve etik standartlar değerlendirilir.

1990’lı yıllardan itibaren gösterilen çok büyük emekler sonucunda her iki dernek de Türkiye’de ruh sağlığı ve düşünsel yaşam üzerinde büyük etkiler bırakacak bir seviyeye ulaşmışlardır. Verdikleri psikanaliz formasyonları dışında, yayıncılık faaliyetleri (çeviri ve telif eserler olarak); bilimsel etkinlikler (kongre, sempozyum, atölye, vaka çalışmaları) ve psikanalizi toplumun tüm kesimlere tanıtmaya yönelik (Outreach) etkinlikler ile yoğun bir çalışma gerçekleştirmektedirler.

Psikanalizin bir başka ekolü olan ve Uluslar arası Psikanaliz Birliği dışındaki bir kurumlaşma olan Lacancı psikanaliz de entelektüel çevrelerdeki bilinirliğine paralel olarak ilerleyerek 2015 yılında ülkemizde kurumsallaşma yolunda ilk adımlarını attı. Lacan’ın adı uzun süredir biliniyordu, Lacan’ın kendi seminerleri olmasa bile ona çeşitli atıfların olduğu yazılar ve çeviriler yayınlanmıştı. Bütün bu gelişmeler çerçevesinde, yukarıda da belirtildiği üzere, 2015’de, merkezi Paris’te bulunan uluslararası Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ Lacanien‘e bağlı bir Lacancı Forum Türkiye İnisiyatifi kuruldu ve bu inisiyatif ilk geniş katılımlı ve Lacan’ın adını taşıyan sempozyumunu Eylül 2015’de gerçekleştirdi. Bu oluşumu Türkiye’den  iki psikiyatrist Özgür Öğütcen ve Ceren Korulsan  oluşturdu.Uluslarası bağlamda ise bu oluşuma destek olan en önemli kişi, Brüksel’de psikanaliz pratiğini sürdüren psikanalist Zehra Eryörük’tür. Ve yine grubun oluşmasında, Forum’un kurucularından ve Fransa’da Lacancılığın önemli bir figürü olan Luis Izcovich’in de adını anmak gerekir. Lacancı Forum Türkiye İnisiyatifi, Türkiye’de Lacancı psikanalizin bütün evrensel pratiğini ve kliniğini aktarmayı amaçlamakta, ve ayrıca psikanalist yetiştirme amacını ve psikanalizin yaygınlaşması hedefini gütmektedir.

Gecikme

Psikanalizin Türkiye’de kurumsallaşmasındaki gecikmesi üzerine düşünmeye girişirken öncelikle tarihsel bir tespit yapmak isterim. Komünist rejimler başlangıçta kısa bir süre dostça yaklaşmış olsa da, özellikle Stalinist politikalar galebe çaldıktan sonra Doğu Bloğu’nda psikanaliz istenmeyen bilim dalı ve meslek olagelmiştir. Ruh sağlığı mesleklerinin eğitimleri içinde psikanalitik bilgilere yer verilmemiş, Freud’un kitaplarına erişim engellenmiştir. 1990’lı yılların başında komünist rejimlerin çökmesiyle birlikte Doğu Avrupa ve Rusya’da psikanalize ilgi bir anda artmış, çok sayıda psikolog ve psikiyatrist Batı Avrupa ülkelerine “shuttle analiz”den [1] geçmek ve psikanaliz eğitimi almak için gider olmuşlardır. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa’dan yüksek sayıda analist eğitmen olarak bu ülkeleri düzenli ziyaret etmişlerdir. Bu büyük ilgi bir süre sonra bu ülkelerde psikanaliz kurumlarının ilk çekirdeklerinin oluşumuna yol açmıştır. Türkiye komünist bir rejimle yönetilmemiş olsa da 1990’lı yıllarda yukarıda sözü edilen ülkelerle neredeyse eşzamanlı olarak benzer psikanalitik gelişmelere sahne olmuştur. Türkiye 1980’li yıllara kadar ekonomik olarak devletçi yönü ağır basan karma bir ekonomik model benimsemişti. Bu modelin dünyadaki global kapitalizmden nispeten kopuk olduğu söylenebilirdi. Yüksek koruma duvarları, sıkı döviz politikası, düşük ihracat oranı, oldukça sınırlı sayıda yabancı yatırımın gelmesi, düşük düzeyde turizm faaliyetleri, Türkiye vatandaşlarının yurtdışına az ve zor çıkabilmesi gibi özellikler Türkiye’yi dış dünyaya oldukça kapalı bir durumda tutuyordu. Aynı yıllarda düşünce özgürlüğünü kısıtlayan bazı yasaların varlığının kültürel ve düşünsel bir sınırlılık ve içe kapanıklık yarattığı düşünülebilir. Turgut Özal’ın liberal politikalarıyla global kapitalizmin tesiri altına giren Türkiye, eski komünist ülkelerdekine benzer bir dönüşüm geçirdi. Çeşitli ideolojik bakış açılarına göre hakkında olumlu veya olumsuz değerlendirmeler yapılabilecek bu dönüşümle psikanalizin en nihayet ülkemize kurumsal bir varlık olarak gelmesi arasında nasıl bir bağlantı vardır? Sadece tesadüf mü?  Yalnızca psikanalizle ilgili olan değil yaşamın diğer alanlarındaki olguları göz önüne alınca, bunun bir tesadüf olduğunu söylemek zordur. 1980’lerdeki gelişmeler, önceleri sadece ona yol açmış görünse de,  bir tek ekonomik girişim özgürlüğü anlamında liberalleşmeyi beraberinde getirmedi. 1990’lı ve 2000’li yıllarda düşünce ve inanç özgürlüğü doğrultusunda daha önce Türkiye’de görülmemiş gelişmeler yaşandı. 1990’lardan itibaren etnik anlamda (kültür ve dili içeren ve politik sonuçları olan) özgürleşme hamleleri ortaya çıktı. Ülkemizde bugün var olan koşullar çoğu zaman genel bir değerlendirme yapmayı engelleyecek şekilde kafa karıştırıcı olsa da ve hep karşısına engelleyici duvarlar dikilmeye çalışsa da Türkiye’nin son otuz yılında düşünsel ve kültürel özgürleşme yönünü işaret eden bir vektör olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dönemde Türkiye toplumu geçmişiyle daha fazla hesaplaşma cesaretini bulmaya başladı. Gürdal Küeyl’in (2009) dediği gibi kendisiyle yüzleşmenin olamadığı, sırların anlatılamadığı bir durumda psikanalizin gelişmesinden söz edilemezdi. Bireysel psikanalitik bir seyirde olduğu gibi toplumsal bir ruhsal araştırma ve kendisiyle karşılaşma sürecinde unutulan ve unutulduğu da unutulanlar’a dönmek, onları ruhsallığa katmak, tutulmayan yasları tutmak, ödenmeyen bedelleri ödemek, kaçınılan duygularla karşılaşmaya cesaret etmek gerekmektedir.

Yüzyılın başındaki pek çok kayıp, suçluluk duygusu ve narsistik yaralanma bilinçdışına itilmişti çünkü onları çalışacak ve onları sindirecek bir bünye mevcut değildi. Sonrasında, Cumhuriyet’in kurulma aşamasında milli devlet yaratılması için mecburen gerekli olan inkar, yansıtma, kopuş (dissociation) gibi düzenekler de eklenince ruhsallığın özünde çalışılmayı bekleyen meselelerden iyice kopuldu. Yeni bir tarih ve yeni bir dil yaratımıyla tahkimat duvarları sağlamlaştırıldı.

1990’lı yıllardan itibaren ise yüzyılın başından bu yana hakim olan resmi söylem farklı bakış açılarından ele alındı; eleştirel olunabildi. Bu da bastırılan, inkar edilen ve kopulanları su yüzüne çıkarmaya başladı.

“Neden geciktik ?” sorusuna geri dönelim. Bu sorunun yanıtları üzerine düşünen güzel bir yazı yazan Habip (2004) psikanalitik bilginin psikanaliz ilişkisi içinde elde edilebileceğini hatırlatır. Psikanalitik ilişkinin temel özelliği, “aktarım” (transference) olgusunun bu ilişki içinde görünür olması ve aktarımın çözümlenmesiyle ruhsal alanda içgörüye (insight) katkı sağlamasıdır. Türkiye’de 1990’lı yıllara kadar psikanalizi bu aktarım ilişkisi içinden öğrenen insanların yokluğu veya azlığı gerçek psikanalitik bilginin oluşumunu engellemiştir. Hal böyle olunca psikanalitik bilgi içgörü değil entelektüel bir ilgi ve kuramsal malumat olmaktan öteye geçememiştir. Psikanaliz bilgisinin psikanalitik ilişki içinde -ve dolayısıyla aktarım ilişkisinin gelişmesi ve çözümlenmesi aracılığıyla- edinilmemiş oluşu kurumun yaratılmasının temelinde olan kuşaktan kuşağa nakledilen gelenek ve kültür oluşumunu da olanaklı kılmamıştır: 1990’lı yıllara kadar, analizden geçenlerin(analizan) bir sonraki kuşakta analizden geçirenlere (analistlere) dönüştüğü bir kuşaklar-arası ilişki kurulamamıştır.

Burada yazının bundan sonraki bölümünde bir daha değineceğim dil meselesine odaklanmak isterim. Yukarıda özetlediğimiz haliyle psikanalizin yeni bir kültüre girmesi ve o kültürün hakim olduğu ülkede kurumsallaşması öncelikle o kültürün üyelerinin analizden geçirilmesiyle başlıyorsa ve bu analizden geçirilen üyeler sonrasında arkadan gelen kuşağın analisti oluyorsa, o kültür için geçerli bir “başlangıç sorunu”yla karşı karşıyayız demektir [2]. Bu ilk analistlerin analizleri o kültür içinde mümkün olmayacaktır. Böyle bir durumda analist adayının başka bir kültürün üyesi ve başka bir dilin içinden konuşan bir analistin analizine gitmesi gerekir. Aktarım ilişkisinin içinde yer aldığı kültür zarfı ve bu ilişkinin kültürel kipleri başka bir kültürün üyesi tarafından bütünüyle okunabilir mi? Bilinçten  ön-bilince ve bilinçdışına çağrışımsal derinleşmeleri sağlayan ve metonimlerin izini süren bir analitik takip başka bir dilin içinden düşünen birisi tarafından yapılabilir mi?

Her bir psikanalitik çalışmanın hem özgül anlamında hem de metafor olarak bir antropolojik katılım ve çözümleme olduğunu varsayarsak bu zorluğun aşılması konusunda ümitli olabiliriz. Eğer böyle bir çözüm bütünüyle imkansız olsaydı zaten psikanalizin dünya çapında bir disiplin olması için ortada hiçbir yol kalmazdı.

Ancak Türkiye kültürü söz konusu olduğunda –belki gecikme meselesini yeni bir açıdan tekrar düşünmemizi sağlayacak şekilde- bu zorluğun bu örneğe özel taraflarını göz önüne almamız gerekiyor. Psikanaliz kurumlarının içinde kökleştiği kültürlerin ezici çoğunluğunda Musevi-Hıristiyan özellikler göz ardı edilmemelidir. Psikanaliz Türkiye kültürüyle birlikte başka “ötekiler”le de karşılaşmıştır (Uzak Doğu, Güney Asya ve Kuzey Afrika ülkeleri). Bunların bir kısmında bireysel analist katılımları dışarıda bırakılırsa kurumsal gecikme ve zorluklar Türkiye’ye benzer. Türkiye’deki psikanaliz kurumsallaşması –an itibariyle- yüz küsur senelik gecikmeye karşın, Hristiyan-Musevi blok dışındaki ender örneklerdendir.  Türkiye’deki gelişim ve kurumlaşma geniş Müslüman coğrafyada ilktir. [3]

Habip (2004) Türkiye’nin psikanalizin kurumlaşmasındaki gecikme sorununda “Babanın öldürülememesi” meselesine de parmak basar. Her bir kuşak kendi kimliğini edinme ve ruhsal olarak olgunlaşma sürecinde babalarını, atalarını aşar, eleştirel bir mesafe edinir, çocukluğunda gördüğü şekliyle oluşmuş olan ebeveyn imgelerini öldürür, yeni bir ilişki içinde onları ve kendini tanımlar. Büyümenin yolu öncelikle muhalefetten geçer. Bu tür bir karşıtlık ve tepkime olmazsa, ruhsallık çocuksu bir bağımlılığın büyük yerçekiminden kurtulamaz. Yeryüzünden hiç havalanamayan bir füze gibi toprağa çakılı kalır. Ruhsal olgunlaşma bu tür bir trajektuarda  ilerledikçe, bir tarafta  çocuksu  aşırı idealizasyonlar ve diğer tarafta de-idealizasyonlar olarak süre giden ergen psikolojisinin yerini yetişkin ruhsallığı alır. Yazının sonraki bölümünde tekrar değineceğimiz bu meselenin gecikmeye etkisi nasıl okunabilir?

Kültürümüzde hem Cumhuriyet döneminde hem de öncesinde kurucuların, dini ve siyasal liderlerin, yöneticilerin dokunulmazlığı böyle bir büyümeyi imkânsız kılar. Bireysel ve/veya toplumsal-kültürel analiz süreci sadece öznenin kendi içindeki derinleşmesi ve kendini çözümlemesiyle değil öznenin bağlandığı (narsistik bütünleştiği ve emmek istediği;  ambivalan olarak zıtlaştığı ve tükürmek istediği; Oidipal olarak mücadele ettiği; kaybettikten sonra özdeşleştiği) öteki’ni de çözümlemesiyle mümkündür. Öteki’nin sırlandığı ve sırlarıyla mahfuz kaldığı, dokunulmaz olduğu ve özne için de bir tabuya dönüştüğü bir durumda analizden söz edilemez.

Gecikme meselesinde son bir madde olarak Tunaboylu-İkiz ve Arkonaç’ın (2004) değindiği bir öğeyle ilgili düşünelim. Aslında bu madde bir yere kadar “babayı öldürme” konusuyla da bağlantılıdır. Türkiye toplumunun yöneticilerinin Tanzimat’tan bu yana sürdürdüğü aydınlanmacı modernleşme çabaları, düşünsel olarak derinlemesine çalışılan ve ruhsal alanda hakkı verilen bir çalışmadan çok tepkisel bir karakterde gerçekleşmiş ve geçmişten kurtulmak ve acil bir şekilde yeni bir kimlik ve kişilik edinmek şekilciliğinde olagelmiştir. Üst ifadesini Cumhuriyet döneminde bulan bu yaklaşım babayı, onunla hesaplaşarak ve ihanet-sadakat-liyakat üçgeninde karşılaşarak değil, onunla ilgili bir amnezi yaratarak gömmeye çalışmıştır. Bu projenin önemli ayaklarından biri de pozitivizmin sorgulanamaz bir ideolojik referansa dönüşmesidir. Cumhuriyet döneminde, özellikle üniversite reformunun araçlığıyla Batı Bilimi’nin tüm “ışık”larına pencereler açılmış ancak Doğu İlmi sandukalara kapatılmaya çalışılmıştır. İnsan psikolojisiyle ilgili çalışan uzmanlar için de geçerli araç pozitivist, nesnel, ölçülebilir tekniklerdir.  Mantıksal pozitivizmin dışına düşen tüm yorumsamacı (hermeneutic) disiplinler şüphe uyandırıcıdır. Beyin ve sinirler varken ruh üzerine konuşulur mu?

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Osmanlı’nın son dönemi ve erken Cumhuriyet dönemini bir arada ele aldığı ve hicvettiği romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” (2000) bu açıdan çok ilginç bir örnektir. Romanın örgüsü içinde ruh çağırma seansları yapılan “Spiritizma Derneği” ve “Psikanaliz Derneği” bir şekilde yakın sekanslarda gündeme gelir. Aslında Tanpınar’ın hicvi, bir arayışın çağrışımlarına ışık tutar gibidir. Cumhuriyetin erken dönemi, bilinçdışında tutmaya çalıştığı ruh’la (ve ruhlar’la) cebelleşme halindedir. Bastırılan/lar zaman zaman bilinçdışından ön-bilincine sızmaktadırlar. Cumhuriyet’in öznesi onu/onları hayalet, hortlak olarak görüp kaçacak mıdır yoksa onu / onları dedesi,babası, atası olarak mı görecektir? [4] Pozitivist bilinç için bunların hepsi safsatadır. Herhalde pozivist bilinç ve onun yönetici ideolojisi, psikanaliz tarafından kafasının  karıştırılmasından korkuyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu korku hiçbir zaman komünist ülkelerde olduğu gibi psikanalize yönelik somut, görünebilir bir yasağa da dönüşmedi. Ancak bir yasağın veya engellemenin görünmez olduğu bir durum çoğunlukla, görünür ve sorgulanır olduğu bir durumdan daha kuvvetli ve belirleyici olabilir.

Psikanalize –hala- Nasıl Direniyor Olabiliriz ?

Psikanalizin metapsikolojisi çeşitli savunmacı işlemlerle engellenmeye çalışsa da, dürtü’nün asla vazgeçmediğini iddia eder. Buna bir ek yapıp, “direnç de asla vazgeçmez” diyebiliriz. Zayıflar, geri çekilir, şekil değiştirir, bazen tamamen zıddının görünümüne bürünüp “zamanını bekler” ama asla vazgeçmez. Bu anlamda son yirmi senede Türkiye’de psikanalize karşı olan direncin önemli ölçüde kırıldığını söyleyebiliriz ancak bu durum, direncin tamamen ortadan kalktığını göstermez. Direnç nasıl şekillere bürünmektedir? Bazen tamamen ortadan kalktığı hissini uyandırarak nasıl hala işlevsel olmayı başarıyordur?

Direnç, tüm olumsuz çağrışımlarına karşın, baştan aşağıya habis bir olgu değildir. Direncin özündeki eğilim, varlığı oluşturan parçaların bir arada kalma ve dengeyi sürdürme kararlılıklarıdır. Burada söz konusu olan, parçalanma ve dağılma riskine karşı koymaktır. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, sağlanan her yeni denge ve bütünleşme sonraki süreç için yeniden direnç özellikleri kazanır. İçgörüsel değişim ve bilinçlenme, derinleşme ve genişleme olarak bir sonluluğa tabi değildir. Bu değişim ve bilinçlenmenin menzili ufuk çizgisidir. Psikanalizin bireysel sonuçları ve onun toplumsal yansımaları, psikanalizin başlayış ve bitiş tarihlerini belirleyen parantezlere alınamaz. Bireysel psikanalizde sağlanan ilerleme, bilinçlenme ve değişim zembereğini kurmaktır. Bu zembereğin içselleştirilmiş kurgusu sonraki süreçlerdeki “direnç-içgörü dinamiği”nin temelini oluşturur. Her bireysel psikanalitik başlangıcın, sadece bu bireysel düzeyde kalmayıp, toplumsal değişim ve bilinçlenme yönünde bir katkı yarattığını ve durağanlığı kırıp, ufuk çizgisine doğru yeniden yola koyulmayı desteklediğini düşünüyoruz. Bu yolculuk, yeni dirençler ve içgörülere doğru yelken açmaktır.

Direnç kavramı Freud’un ilk yazdığı psikanalitik metinlerden başlayarak, her zaman merkezi bir yere sahip olmuştur. Direnç en genel ifadesiyle bilinçdışında olanın bilince gelmeye başlamasına karşı koyuştur. Bu karşı koyuşun net şekillerini psikanalizin belli bir sistematikle uygulanması sırasında tehlikeyi fark eden ruhsallığın direnmesinde görürüz. Direnç bilinçle bilinçdışı arasındaki sınırdan doğar.

Freud’a (1917)  göre, insanoğlunun narsizmi bilimsel gelişmelerle üç darbe yemiştir. İnsanoğlu dünyanın evrenin merkezi olduğuna inanırken, bunun doğru olmadığını anlamıştır. Bu kozmolojik bir darbedir. İkinci olarak, insanoğlu hayvanlarla hiçbir bağının olmadığına inanırken, Darwin biyolojik bir darbe indirmiştir. Freud’a göre, üçüncüsü olan psikolojik darbe en yaralayıcısıdır. Psikanaliz bilinçdışının varlığını ortaya koyunca, “ego” (benlik) kendi evinin sahibi olmadığını, hatta çoğunlukla evi başkalarının yönettiğini öğrenmiştir. Ego, psikanalizi ve onun getirdiklerini kabul etmemek için elinden geleni yapacaktır.

Şimdi bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl dirençlerle karşılaştığımıza kısaca odaklanalım:

Değersizleştirme

Psikanalizin kuramı ve pratiğini kulaktan dolma bir şekilde duyarak onun hakkında fikir üretme ve sürekli saldırma eğilimidir: “Psikanalizin modası geçmiştir”, “pozitif bilim değildir”, “bilimsel geçerliliği olmadığı ispatlanmıştır”, “şarlatanlıktır”. Bu değersizleştirme iddiasının yanına  “bilimsel” olarak yüceltilen olgular konur: Örneğin, bilişsel psikoloji veya organik psikiyatri. Bu arada kabul etmek gerekir ki, psikanalistler de, psikanalizin özgül yapısını koruma uğraşında, uzun yıllar, psikiyatri, psikoloji, gelişim bilimleri, vs. ile pek alışverişe girmeyerek psikanalizi yalıtılmış bir çemberin içine almışlardır. Bu sebeple psikanalizin tanınması ve anlaşılmasında sorunlar ortaya çıkmıştır.

Şunu söylemek de lazımdır. Değersizleştirme, direncin en dürüst ifadesidir.

İdealizasyon

İdealizasyonda direncin bir örtü altına girdiğini görürüz. Psikanaliz yüceltilmektedir. O her şeyi çözebilir, o tüm dertlere dermandır. Ona yapılan eleştiriler hiddet uyandırır. Bu direnç türünde de öznenin psikanalizi tam anlamıyla özümsemiş olmaktan uzak olduğunu söylemek zor olmayacaktır. Psikanalizin sağladığı bakış açısı kendiliğe yönelik bir arayışın aracı olacağı yerde, genellikle “psikanalize saldıran düşmanlar”ın üzerine püskürtülen yorum silahlarına dönüşmüştür.

Din ve İdeolojinin Yansımaları

Devalüasyon ve idealizasyon kamplarının oluşması, toplumsal tarihimizdeki çeşitli kamplaşmaların bir “yeniden sahneye konması” (enactment) halini almaktadır. “Yeniden sahneye koyma”lar en güçlü direnç araçlarıdır. Duygu ve düşüncenin çağrışımsal izlerinden bilinçdışına doğru derinleşmek yerine, eylem’de kalınır. Bilinçdışında tutulan olgular, eylem olarak sahneye konur. Ancak zihin bunu okuyamaz. Bu “sahneye koyma”larda çeşitli siyasi, düşünsel veya mesleki  gruplarının liderlerinin aşırı şekilde idealize edildiğini, grubun üyelerinin onlarla bir şeyh-mürid ilişkisinin kurduğunu, grupların kendi bütünlüklerini korumak için paranoidleştiklerini, mitler üzerine kurulu bir tarihsellik oluşturduklarını görürüz. Dirençler galebe çalarsa, bu mistik ve/veya ideolojik görünümlü sahneye konma grubun kendisi tarafından bir türlü yorum parantezlerine alınamaz.  Bu değerlendirmeler bize tekrar Bella Habip’in parmak bastığı “babayı öldürememe” olgusunu düşündürür.

Bununla bağlantılı olarak, yorumlamanın kendini doğrulayıcı doğasından kısaca bahsetmek yerinde olur. Psikanalitik yorumlama çoğunlukla “yanlışlanamaz” karakterdedir. Ve bu hali ile “yorumlayan”la “yorumlanan” arasındaki ilişkide bir tür “kendini doğrulayan kehanet” yaratır. Psikanalizle uğraşan grupların birbirlerini ve psikanaliz-dışı toplulukları yorumlama uğraşları tamamen bu “kendini doğrulayan kehanet” karakterine büründüğü zaman yukarıda sözünü ettiğimiz “sahneye koyma”lar etkileşime hakim olur. Yorumlanan ve yorumlayan arasındaki dinamik, “ikili bir etkileşim”in kıskacına girer ve yorumlamanın en sağlam garantisi olan “üçüncülük” kaybolur. Yorumlama, yorumlayan ve yorumlananın ikili etkileşimine

–yorumlayanın da etkileşimdeki payını göz ardı etmeyen- “üçüncülük” pozisyonundan bakmalıdır.

Toplumsal Dönüşümün Parçası Olarak Psikanaliz

Çoğunlukla idealizasyonla bağlantılı gelişen bu direnç türünde, psikanalizin Türkiye’ye gelişi, geçen iki yüzyıldaki Batılılaşma, çağdaşlaşma projesinin organik olamayan ve mekanik kalan doğasına uygun bir şekilde, pragmatik düşünceye aşırı derecede odaklanarak değerlendirilir. Psikanalist olmak, “IPA üyesi” olmak, enstitü kurmak gibi olgular en sonunda “AB’li olmak”, “batılılaşma diploması” almak gibi görülebilir. Toplumsal modernleşme alışkanlıklarımızdaki tepeden inmeciliğin buraya yansıması, benlik (ego) ve üst-benliğin (super ego) öngördüğü ve izin verdiği oranda bir “bilinçlenme”yi yeterli saymadır.

Çeviri Psikanaliz Dili

Öznenin analizi için dilin (lisanın) analizinin çok önemli bir boyut olduğunu hatırlarsak, psikanalizin kökensel olarak, hem “okuma”da (psikanalizin okunması) hem de “okunma”da (öznenin analizi), Almanca bir araç olması önümüze bir zorluk koyar. Psikanalizin İngilizce ve Fransızca’ya çevrilme süreçleri bu açıdan önemli sınavlar olmuşlardır. Çevirinin ne kadar belirleyici olduğunu, Anglosakson ve Fransız psikanalizlerinin bugün birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını gördüğümüzde daha iyi anlarız.

Ülkemizdeki psikanaliz çeviri etkinliğinin son yıllardaki zenginliğini takdir etmekle birlikte, bu etkinliğin yapısı ile ilgili dirençsel olabilecek bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Freud günlük dile yakın yazan bir yazardı. Oysa Türkçe psikanaliz metinleri (çeviri veya telif) çoğunlukla yeni geliştirilen bir tür Türkçe’nin kapalı ve belirsiz ifadelerine bürünebiliyorlar. Türkçe dışında dil bilen okuyucuların aynı metni Türkçe okuyup anlamaması ama yabancı dilde okuyunca anlamaya başlaması, bu metinlerde dil ve çeviri üzerinden işlev gören bir direncin mevcut olabileceğini düşündürüyor.

Bunun sonucunda, psikanaliz, doktor reçetelerinin okült gizemine benzer şekilde, herkesin anlayamayacağı zorlukta, sadece elitlerin hak ettiği bir kapalı öğretiye dönüşme riskini taşımaktadır. Bu elitizm entelektüel bir renktedir ve az anlaşılan bir dilden konuşur. Psikanaliz bilinçdışının anlaşılmaz dilini çözmeye çalışırken, bu yeni dil önceden anlaşılanları da anlaşılmaz kılabilir. Son söylenilenleri daha önce değindiğimiz, Cumhuriyet’in kuruluşundaki yeni dil politikasının, geçmişin çağrışımsal bağlarını nasıl ortadan kaldırdığını hatırlayarak bir daha düşünebiliriz.

[1] Bu analiz şeklinde analize giden kişi analistiyle aynı şehir ve/veya ülkede yaşamamaktadır. Belirli aralarla o şehre veya ülkeye seyahat edip, orada kaldığı kısıtlı sürede yoğun sıklıkta seanslara girer.

[2] Benzer bir başlangıç sorunsalı psikanalizin ilk kuruluşu için de geçerlidir. Her analistin bir analisti olması gerekiyorsa o zaman ilk analist olan Sigmund Freud’u kim analiz etmiştir? Psikanalizin kurucu dehası bu gerekirliği oto-analizle (yani kendi kendini analiz ederek) aşmaya çalışmıştır. Bunun zorluklarının ve sınırlılığının farkındadır ki mesleki formasyon konusunda oto-analizi tavsiye etmemiş veya kural olarak koymamıştır.

[3] Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Biz geciktik de Hristiyan-Musevi kültür coğrafyası dışında kalan hangi kültür gecikmedi?  Afrika, Uzak Doğu, Güney Doğu Asya, Orta Asya coğrafyaları Türkiye’den farksız bir durumdaydılar. Psikanaliz 1990’lı yıllara kadar sadece Batı Avrupa, Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Avustralya’da kurumsallaştı ve yaygınlaştı.

[4] Yıllar önce değerli eğitim analisti Maurice Apprey’in kişisel iletişimimizde söylediği bir şeyi hatırlıyorum. Apprey “ghost” (hayalet), “guest” (misafir) ve “host” (ev sahibi) kelimelerinin etimolojik olarak aynı kökenden geldiğini belirtmişti.


Kaynakça

Freud, S. (1917). A Difficulty in the Path of Psychoanalysis, Standart Editions,  XVII.

Gürdal Küey, A. (2009).Oedipe a Istanbul, l’Ecriture du Divan, Editions des Crepuscules, s.60-75,  Paris.

Habip,B. (2004). Psikanalizin Aktarımı ve Türkiye’de Psikanaliz. Psikanaliz Pratiği Türkiye’ye Neden Geç Geldi? Gökçe Cansever Sempozyumu’nda Sunulan Bildiri.

Tanpınar, A.H. (2000). Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yapı Kredi Yayınları.

Tunaboylu- İkiz, T. (1996). Türkiye’de Psikanalizle İlgili Basılı Yayınlar (Kitaplar). Yüz yılın Psikanalizi, Cogito, 9: 255-264.

Tunaboylu-İkiz, T. (1999). Türk Psikiyatri Tarihi ve Psikanalizin Yeri, İstanbul Üniversitesi Tecrübi Psikoloji Çalışmaları, 21:159-165.

Tunaboylu-İkiz, T. (2011). Türkiye’de Psikanalizin Gelişimine Kısa Bir Bakış, Sosyoloji Dergisi, 3.Dizi, 22. Sayı.

Tunaboylu-İkiz, Arkonaç , S. (2004). Les Raisons Divers Pour Comprendre 100 ans de Retard de Psychoanalyse En Turquie, Topic,89, Paris.