Yeni Aile Yine Bir Aile mi?
Yazar: Yavuz Erten

-Programların ve İşletim Sistemlerinin Sırrına Vakıf Sevgili Osman Darcan’ın Anısına-

                                                                                  

Ne kadar global bir durum olduğu antropolojik ve sosyolojik bakış açılarından şüpheyle ve tedbirle değerlendirilmesi gereken bir durum olsa da, özellikle sanayileşme ve moderniteden sonra aile olgusunun geçirdiği dönüşümler ve bugün sahip olduğu görünüm, “bütünden parçalara, çoğulluktan tekilliğe doğru” bir yönü işaret etmektedir. Özellikle tek-çizgili (uni-linear) bir değişim mantığına dayandığı için antropolojik bakış açıları tarafından eleştirilebilecek bu görüş küreselleşmenin baskın gücü ve kaçınılmaz etkileri hesaba katıldığı zaman, yeryüzünde aile kavramının başına gelen ve gelmekte olan her şeyi açıklama gücüne sahip değilse de hesaba katılmaması düşünülemeyecek bir olgudur.

Bu değişimin içeriğinde kabileden yaygın aileye, yaygın aileden çekirdek aileye, çekirdek aileden tek ebeveynli aileye ve en sonunda aile bireylerinin (anne, baba, çocuk/lar) hepsinin birbirinden ayrılmış olduğu, bir başka deyişle anne ve babanın birbirinden ayrıldıkları, çocuğun da kuruma veya bir başka aileye (evlat edinme ya da koruyucu ailelikle) verildiği bir duruma geçiş vardır. Ve kökensel aileye ancak yokluktan yargı yoluyla ulaşabiliriz.

Bu tür bir dönüşüm dinamiği bütünü parçalarına böler ve bireysel benlik biz-liğin çoğulluğundan uzaklaştırıp, özneyi kökensel ilişkisel referanslarından koparır. Bu dinamiğin etkisi özellikle baskın bir etkiye sahip olduğu endüstrileşme-sonrası ve modernite-sonrası toplumların her kesiminde homojen bir sonuç yaratmasa da, bu tür bir yöney evlilikler ve aileler üzerinde yukarıda özetlenen değişim safhalarından birinde kendini göstermektedir: Evlenmemeler, sık boşanmalar, tek ebeveynli aileler bu yöneyin işaret ettiği yönün görünümleridir.

Bu yöndeki değişimin bir başka sonucu bu tür toplumlarda (özellikle Avrupa’da) doğum oranının düşmesidir. Evlilikler ya tek çocuklu ya da çocuksuz birlikteliklere dönüşmektedir. Çocuk yapmamanın ekonomik, kariyere dayalı ve toplumsal cinsiyet rollerinin kalıplarının kırılması gibi açıklamaları varsa da olası bir diğer açıklama, evlilik veya yaşam arkadaşlığı gibi birlikteliklerin hayat boyu süreceğine dair inancın azalması gibi görünmektedir. İnsanın monogam mı yoksa poligam mı olduğu yönündeki tartışmanın son zamanlarda insanın seri-monogam olduğu sonucuyla uzlaşıma kavuşuyor gibi olması, çocuk yapma konusundaki isteksizliğin kökeni hakkında açıklamalardan birine ulaştığımızı düşündürebilir mi? Cinsel olgunluğa eriştikten sonra ölünceye kadar, seri-monogami zincirinde değişik ilişki halkaları yaşayan bir kişi, bir seri-monogam ilişkiden çıkıp diğerine geçişi zorlaştıracak çocuk gibi bir ayak bağını istemiyor olabilir mi?

Bu topluluktan daha küçük bireylere evrilme ve en sonunda her şeyin bireysel bir var oluş haline gelmesi yöneyi insanoğlunun tamamen ailesiz ve tek başına kalması sonucunu mu doğuracaktır? Tek başınalık ve yalnızlık arasındaki benzerlik ve farklar üzerinde psikanalitik kafa yormalar sonucunda (Erten, 2001) tek başına olan bir insanın ille de yalnız olmadığı (veya böyle hissetmediği) ileri sürülebilir.

Tek başına olan birey ilişkisiz midir? Özellikle Nesne İlişkileri ekolünün katkılarıyla bireysel varoluşun psişik yapısının bir iç aile, iç grup olduğunu söyleyebiliriz. Bir anlamda insan sürekli ailesi içinde yaşamayabilir ancak iç-ailesi diye adlandırabileceğimiz bir topluluk sürekli olarak onun içinde yaşar.

Bu saptamaların ışığında şu soruyu daha fazla sorabiliriz: Bugünün gitgide tek başınalaşan insanı, derecesi artan bir şekilde tüm ilişkisel katılımlarını artık iç dünyasındaki imgelerle mi yapmaktadır ? Fairbairn (1944) bu yapılara endopsişik adını vermişti. Ona göre patolojik psikolojilerde ilişki dışarıdaki kişilerle değil bu endopsişik yapılarla oluyordu. Saffet Murat Tura (kişisel iletişim) bu duruma, kelimenin Türkçe anlamına yeni bir yorum katarak “içlenme” demişti.

Aslında patolojik olsun ya da olmasın fark etmeyen şekilde insanın iç dünyası endopsişik yapılardan oluşur. Yukarıda söylendiği şekliyle iç dünyada hep bir ilişkiler ağı, hep bir grup, hep bir aile barındırılır. Bazı psikolojik yapıları diğerlerinden ayıran şey bu içsel yapıların olması ya da olmaması değil onlarla kurulan ilişkinin ağırlığı ve belirleyiciliğidir.

Winnicott’ın geçiş nesnesi ve geçiş alanı kavramlarını yorumlayan Ogden (1989) önce tamamen kapalı devre içgüdüsel bir tabiatta olan ilişkilerin sonra narsissistik bir alana geçtiğini (buna birinci narsissizmden ikincil narsissizme geçiş de diyebiliriz), yani nesnelerle narsissistik yatırımlarla ilişki kurulduğunu; devamında ise geçiş alanında bu ilişkilere geçiş nesnesi özelliği verilerek onlar üzerinde ruhsal olarak çalışıldığını ve giderek daha fazla dış dünyadaki insanların, iç dünyanın nesnelerinin yansıtma yüzeyi veya kabı olmaktan çıkarak kendi başlarına, kendi iç dünyaları, düşünceleri, niyetleri olan insanlara dönüşmeye başladığını söyler.

Ancak optimal bir seyir olarak anlatılan bu gelişim her zaman, her kişide, her durumda, her ilişkide böyle akmaz. Bir ilişkide ilişki kurduğu insanın kendi yansıtmaları dışındaki varlığını tanıyan bir kişi başka bir ilişkide kuvvetli bir gerilemeye girip onu tamamen narsissistik nesnesi kılma taarruzuna girişebilir. Veya tek bir ilişkinin yukarıdaki tüm özelliklerin her birini barındıran farklı veçheleri olabilir.

….

Peki artık neredeyse sosyolojik, antropolojik bir veri olarak görünür hale gelen endüstri-sonrası toplumun insanının kesif tek başınalığını tüm yukarıda yazılanlar açısından nasıl açıklayabiliriz ve anlamlandırabiliriz?

Bu anlamlandırma ve açıklamayı yaparken bize yardımcı olacak bazı başka gözlemler olarak neler vardır?

Ev hayvanlarıyla daha fazla yaşam arkadaşlığı[1]; siber uzayda kurulan ve onun dışında kendini fazla var edemeyen ilişkiler; bir gecelik veya birkaç aylık ilişkiler; fantezilerin doyurulabildiği parayla alınan cinsel hizmetler; elektronik dünyanın figürleriyle ilişkiler (elektronik bir icat olan bir oyuncağa anne gibi bakma veya dış dünyada da var olduğu varsayılan bir takım oyun figürlerini şehrin sokaklarında arama. vb)….Homo Sapiens Sapiens’in 21. Yüz yıl ve ötesindeki Yeni Ailesi böyle bir aile mi? Bu sorunun hemen akla getirebileceği üremeyle ilgili itirazlar ortaya çıkabilir. Ancak suni döllenme; sperm bankaları; yapay rahim gibi olguların mevcudiyetinde bu itirazlar geçerliliklerini hemen yitiriyorlar.

Yazının devamında böyle bir geleceğin habercisi (veya tartışmacısı) olarak görülebilecek üç sinema/televizyon eserini ele alacağım:

Yönetmen Craig Gillespie’in (2007) “Lars ve Gerçek Kız” adlı filmi; yönetmen Spike Jonze’nin (2013) “Aşk” (Her) adlı filmi ve yönetmen Owen Harris’in (2013) “Kara Ayna” dizisindeki bir bölüm olan “Hemen Dön” adlı eseri.

Bu eserlerle ilgili konuşmadan önce aklımda hep yer etmiş olan ve bir soru/sorunsala dönüşmüş bir anıyı aktarayım. Yanlış hatırlamıyorsam 1985 yılında, Boğaziçi Üniversitesi’nde rahmetli Arda Denkel’in bir felsefe dersinde kendisi, o sıralar dünya gündemine bomba gibi düşen klonlama meselesiyle ilgili kurgusal bir durum sunmuş ve öğrencileri bu sorunsal üzerine tartıştırmıştı.

Bu kurguda çok güzel, çekici ve zeki genç bir kadın vardı ve beş adam bu genç kadına deliler gibi âşık olmuşlardı. Hepsi bu kız için ölüp bitiyorlardı ve birbirlerinden nefret ediyorlardı. Sonra kurgu bu ya, ortaya klonlamacı bir bilim adamı çıkıyordu ve bu genç kadından dört tane daha üretiyordu. Gene kurgu bu ya, bu klonlar, klonmalanın yapıldığı yaşta ve bu beş kadının hiçbir şekilde birbirlerinden ayırt edilemeyeceği fizik ve ruhsal özelliklere sahiptiler: Anılar, düşünceler; niyetler; hatta bilinç-ön bilinç ve bilinçdışı olarak hiçbir klon (ve de orijinal) birbirinden ayırt edilemiyordu. Bu hesaba göre, her bir klon,  kendini orijinal diğerlerini klon zannediyordu.

Bundan sonrasında yazılanları, kadının seçiminin hiçe sayıldığı bir senaryo olarak okuyalım: Bu genç kadın için birbirini yiyen beş adamın huzursuzluğunu ve kavgasını bitirmek adına, klonlamacı bilim adamı her bir aşığa, tıpkısının aynısından bir kadın veriyordu. Bu beş adamdan hiçbiri hangi kadının orijinal olduğunu bilmiyordu. Arda Denkel ondan sonrasında sınıfa sormuştu: “Bu erkeklerden biri olsaydınız, bu gelişmeyle mutlu olur muydunuz, yoksa benimki orijinal mi yoksa klon mu diye kafaya takar mıydınız?” diye. “Her şeyiyle aynıysa niye takayım ki?” diyenler de olmuştu; “ben gerçeği hangisi, ille de onu bilmek isterim” diyenler de. İkinci grup sayıca baskındı. Tabii sınıfta Denkel’in hiç önceden kestiremediği başka tür yanıtlar ve tartışmalar da ortaya çıkmıştı. Pek çok genç Türkiyeli erkek “her şeyiyle aynıysa benim karımın (“karımın klonunun”) o sırada başka birisiyle yatakta olması fikrine asla katlanamam” falan da demişlerdi.

O yıllarda bu soru ve arkasından gelen tartışmanın psikanalitik açılım ve anlamlarının fazla farkında olamamıştım. Sonraki yıllarda, aşk ilişkilerinde, bu “aslı, ikamesi, ikizi, sahtesi, melezi” meselesinin psikanalitik olarak ne kadar verimli bir çözümleme kaynağı olduğunu öğrendim.

Yukarıda sözünü ettiğim üç esere odaklanmadan önce bu anının aklıma gelmiş olmasının önemi olduğunu düşünüyorum. Bu önemin işaret ettiği bağlantılara sonra döneceğim.

Lars ve Gerçek Kız

Lars annesini kendini doğururken kaybetmiş erken otuzlarında bir erkektir. Ağabeyi Gus ve eşi Karin onun çocukluğunu geçirdiği evde otururken, Lars evin müştemilatı gibi görünen ve aile içinde “garaj” diye anılan bir yerde tek başına kalır.

Filmin dekoru Kanada’nın soğuk, karlı ve ıssız coğrafyasıdır.

Oldukça şizoid, bazen neredeyse otistik bir görünüm içindeki Lars genellikle annesinden kalmış bir şalı boynuna dolamakta ve bu nesnenin hem sıcaklığı hem kokusunu duyumsamaktadır.  

Bu arada Karin hamile kalır. Karin’in hamileliği Lars’ın duygusal yaşantısını dalgalandırmışa benzemektedir. Karin Lars’ın kendilerinden kaçınan, mesafeli duruşunu kırmaya çalışmakta ve onu sürekli olarak eve davet etmekte hatta artık garajdan onların yanına taşınmasını istemektedir. Ancak tüm bunlar Lars’ı daha fazla rahatsız etmekten ve kaçınmacı davranışlarını yoğunlaştırmasından başka bir işe yaramamaktadır. Ağabey Gus ise Lars’tan çoktan umudu kesmiş gibidir. Karin’in çabalarını nafile uğraşlar olarak görür ve burun kıvırır.

Lars her şeye rağmen çalışabilmektedir. Ancak çalıştığı ofisteki varoluşu da mümkün olduğunca diğer insanlardan yalıtılmış olarak devam etmektedir. Yapabildiği kadar kendi işini yapıp kimseyle arkadaşlık kurmamaktadır. Şirkette çalışan genç bir kız olan Margo Lars’tan hoşlanıp ona yakınlaşmak için her şeyi yapar ancak başarılı olamaz.

Hikâyenin dönüm noktası günün birinde Lars’ın şirketteki bir çalışanın şişme kadın satan bir web sitesinden bahsetmesiyle gerçekleşir. İstenen beden tipinde, saç renginde, göz renginde, fizyonomileri gerçek insanlara oldukça benzeyen şişme kadınların resimlerine bakan Lars sipariş verir.

Lars’ın sonrasında, Bianca adını verdiği ve yarı Brezilyalı yarı Danimarkalı, bakire, muhafazakâr ve misyoner kişilik olarak kurguladığı şişme kadın böylece hikâyeye katılır.

Lars’ın Bianca’ya gerçek bir kadın gibi davranması, onu Gus ve Karin’le tanıştırması, onların evine yerleştirmesi; birlikte kiliseye gitmesi ailede ve kasabada zaten garip bir kişilik olan Lars’ın iyice delirdiği şeklinde yorumlanmaya başlar.

Bu noktada hikayeye terapist Dagmar girer. Dagmar Bianca’nın gerçek bir kadın olup olmamasının önemli olmadığını, bu ilişkinin Lars için gerçek bir ilişki olduğunu söyleyerek, önce Gus ve Karin’e sonra da tüm kasabaya Lars’a nasıl yaklaşılacağı konusunda bir yaklaşım kazandırır. Dagmar Gus’un ısrarlı “bu bir delilik” cümlesine “ille bir hastalık olması gerekmez belki bir iletişimdir” diye karşılık verir. Dagmar Gus ve Karin’e (onlar üzerinden tüm kasabaya) çok net olarak şunu söyler: “Ona Katılın.”

Artık Lars ve Bianca birlikte partilere katılmakta, kiliseye gitmektedirler. Bianca hayır faaliyetlerinin içinde yer almakta; arkadaşlar edinmektedir. Hatta Bianca çocuklarla ilgilendiği bir işte çalışmaya bile başlar.

Başta ağabey Gus olmak üzere, tüm kasabanın bazen kafası karışmakta ve neyin gerçek neyin düşlem olduğuyla ilgili fazla soru sormaya başlamaktadırlar ancak başta Karin ve Dagmar olmak üzere Lars’ın kurduğu bu ilişkiye yardımcı kişiler her şeyin Lars’ın bu deneyimi yaşama düzeyinde ve içeriğinde kabul edilmesini ve yaşanmasını sağlarlar. Terapist Dagmar Lars’ı düzenli seanslar halinde görmektedir. Bunun Bianca’nın yeni girdiği topluma uyum sağlaması ve yaşadığı sağlık sorunlarında ona yardım etmek gibi görünür bir sebebi vardır ancak Dagmar bu görüşmelerde Lars’la terapötik bir ilişki kurmuştur.

Bu arada, Lars eskisine göre daha sosyaldir; yaşamdan daha fazla zevk almaktadır.

Şirkette ondan hoşlanan genç kız Margo olup bitenleri belli mesafeden izlemektedir. Bu arada,  Bianca geldikten sonra o da bir erkek arkadaş edinme denemesi yapmış ancak başarılı olmamıştır. Lars’ın Margo’ya bakışının değiştiğini, onun ne yapıp ettiğini takip etmeye başladığını görürüz.

Lars ve Bianca’nın ilişkisi devam ettikçe olağan ilişkisel kazalar, çatışmalar ve kavgalar başlar. Lars kıskançlık krizleri geçirir. Bazen Bianca’dan uzak hisseder. Yavaş yavaş eskisine göre daha rahat arkadaşlık ettiği Margo’ya sempati beslemeye başlar.

Bu arada Dagmar’la devam eden seanslar bize gösterir ki, Lars’ın insanlarla yakınlaşma korkularının temelinde dokunulma endişesi vardır. İnsanlar ona dokundukları zaman canının yandığını söyler. Annesini kendisini doğururken kaybetmiş ve daha sonra depresif bir baba ve ağabeyle baş başa kalmış olan bu çocuk “deri-benlik”siz oluşunu anlatmaktadır. Babasının depresifliğinin ötesinde, ağabey de ilk fırsatta o evden kaçmış ve Lars’ı bırakmıştır.

Yukarıda deri-benlik (Anzieu,1985) ile ilgili söylenenleri şöyle anlayabiliriz: Lars kendini koruyan, içeren ve bir arada tutan bir deri olarak içselleştirebileceği optimal bir anne bakımının yokluğunu bu şekilde anlatmaktadır. O sebeple annenin şalını yanından ayırmaz; o sebeple kat kat giyinir; o sebeple kendi isteği ve rızası dışında ona dokunmayacak bir kadını (cansız bir mankeni) tercih eder. Bu dinamikler Ogden’ın (1989) paranoid-şizoid ve depressif pozisyonlara göre daha arkaik ve söz-öncesi deneyim ve anlara bağlı olarak tanımladığı “otizme yakın konum”u (autistic-contiguous position) düşündürtmektedir. Bu konumda yakınlıklar ve yapışmalar çok tehlikelidir çünkü en küçük bir ilişkisel devinim, uzaklaşma, ayrılma “yapışık ilişkisel arayüz” olan olan deriyi yırtıp bütün içindekilerin boşluğa dökülmesine, dağılmasına sebep olur. Lars başka insanlar tarafından dokunulduğu zamanlarda canının yandığını söylediği seansta yoğun endişe atakları geçirmekte, zor nefes almakta ancak tüm bu yaşantılarını Dagmar’ın önünde sözelleştirmeye başlamaktadır.

Hikâyenin devamında Bianca “hastalanır.” Lars’ın tüm çağırma ve seslenmelerine karşın “uyanmamakta” ve “bilinçsiz olarak yatmaktadır.”

Gus, Karin ve tüm kasaba endişe ve üzüntü içindedirler. Durumu yakından izleyen Dagmar Lars’ın geçiş nesnesiyle ilişkisinde başka bir aşamaya geçtiğinin farkındadır.

Sonunda Bianca ölür. Onun için bir cenaze töreni yapılır. Tüm bu yas sürecinde ona yakın destek veren Margo ve Lars artık bir ilişkinin başlangıcındadırlar.

Lars neredeyse tamamen nesnesiz gibi görünen bir durumdan,  -bir tarafı narsissistik kipte diğer tarafı gerçeklikte (özellikle sosyal gerçekliklere, zorunluluklara katılımları anlamında)-bir geçiş nesnesi ilişkisiyle (Bianca’yla ilişkisi) çıkmıştır.

Lars ve Gerçek Kız filminin başlangıçtaki üçte birlik bölümünde olanlar çağımızda ilişkilerin başına gelenler açısından çok tanıdık bir görüntüdedir. Bu bölümü artık bizim için alışılmış hale gelen bir okumayla ele alabiliriz: İlişkilerin yerine geçen büyük yalnızlıklar ve bu yalnızlıkları dolduran çeşitli ikameler… Sanal seksler; bilgisayar oyunları; şişme kadınlar; bir gecelik ilişkilerin maskeli varoluşları vs. Ancak film sonraki üçte ikilik bölümüne geçtiğimiz zaman hikâyenin tüm bu okumalara büyük bir çalım attığını görürüz  

Hikâyede Bianca gerçek bir ilişkinin yerine konan bir ikame olsa da bu ikamelik statik değil dinamik bir özelliğe sahiptir. Bu hali ile Bianca ilişkisinin Lars’ı çok erken bir travmatik sahnedeki donmuş halinden çıkartan ve onu bir ilişkinin kapsama/kapsanma alanına taşıyan bir geçiş alanı (transitional space) (Winnicott, 1971) yarattığını söyleyebiliriz. Bianca bir geçiş nesnesi olarak işlevini tamamladıktan sonra çekilmiş ve yerini Margo’ya bırakmıştır. Hikâyenin dinamiğinin bu şekilde okunuşu, bize daha önceki sayfalarda bahsedilen Ogden’ın (1989) açıklamasını düşündürür: Yani önce tamamen kapalı devre içgüdüsel bir tabiatta olan ilişkilerin sonra ikincil narsissistik bir alana geçmesi, yani nesnelerle narsisisstik yatırımlarla ilişki kurulması, devamında ise geçiş alanında bu ilişkilere geçiş nesnesi özelliği verilerek onlar üzerinde ruhsal olarak çalışılması ve giderek daha fazla dış dünyadaki insanların, öznenin iç dünyasının nesnelerinin yansıtma yüzeyi veya kabı olmaktan çıkarak kendi başlarına, kendi iç dünyaları, düşünceleri, niyetleri olan insanlara dönüşmeye başlaması…

Lars için ruhsal evrimleşme travmatik başlangıç (annenin doğumda ölmesi) sebebiyle donmuş ve sonraki aşamalara geçilememişken hikâyenin bir noktasında, Kanada’nın buzları gibi donmuş olan ilişkisel kaçınma ve zorlukların erimeye başladığını görürüz. Ne olmuştur?

Filmi Bianca’nın ortaya çıktığı noktaya kadar bir daha izleyip, bağlamı daha net görmeye çalışırsak Karin’in varlığının ve edimlerinin önemini daha fazla görürüz. Karin’in, annenin ölümünden sonra o eve gelen (dönen) ilk kadın olması ve hamile kalması ve de bu kadının ısrarlı bir şekilde (ağabeyin aksine) Lars’a yakınlaşmaya çalışması; yemeğe davet etmesi hatta birlikte yaşamaya ikna etmeye çalışması ruhsal gelişmeyi donup kaldığı yerden ileriye doğru iten etkenler olabilir. Bir sahnede Lars Karin’in hamile haliyle karda, soğukta kalmasından endişe ederek annesinden ona kalan ve hep boynuna sardığı şalı Karin’e verir.

İşyerinde Margo’nun gösterdiği yakınlık ve karşılıksız kalsa da duygusal yakınlık beklentisi de bu bağlamın ögelerindendir. Yani Bianca bu gelişmelerin sonucu olarak sahneye dâhil oldu diyebiliriz.

Lars ve Gerçek Kız tüm bu yazılanların ışığında,  “iyimser” bir yaklaşım sergiler. Film şişme bir kadının, duygusal ilişki kurmaya cesaret edemeyen, ruhsal derisi böyle bir ilişkiyi kaldıramayacak bir insanın ilişkisel yönde değişimine katkısını işaret etmektedir. Lars ve Gerçek Kız, sanal karakterler, sahte kişilikler, elektronik sesler, plastik bedenlerle kuşatılmış, mastürbatif zevklere bağımlı hale gelmiş bir çağın ruhunda tüm bu olanlara karşı bir yöney yaratma “umud”una dair bir filmdir. Bu filmin on yıl kadar önce çekilmiş olduğunu göz önüne alarak, “acaba bu son on yıl tüm umutları tüketen (ya da “umut-umutsuzluk” gibi değer yargıları taşıyan “normal-anormal” tanımlamalarından uzaklaşan)  ve geleceğe yönelik beklentileri ve tanımlamaları daha da “karanlıklaştıran” (veya farklılaştıran) bir zaman dilimi mi oldu?” diye sorabiliriz. Bu sorunun ışığında Lars ve Gerçek Kız’la pek çok açıdan karşılaştırma yapma imkânı olan ikinci bir filme yönelelim: “Her” (Aşk).

Aşk çekildiğinde, artık 2013 yılına gelmiş durumdaydık.

Her (Aşk)

Spike Jonze tarafından yönetilen Aşk (Her) filminde, boşanma sürecinin ıstıraplarını yaşayan yazar Theodore “sadece bir işletim sistemi değil, bir bilinç” olarak reklamı yapılan bir işletim sistemi satın alır. Bu işletim sistemi çok gelişmiş bir yapay zekâ ürünüdür ve Theodore’un tüm yaşam detaylarında her gereksinime cevap verir. Bu gereksinimler içinde, Theodore’un depressif yalnızlığına ilaç olmak da vardır. Theodore bir kadın sesi seçimi yaparak işletim sistemine Samantha adını verir.

Filmin geçtiği çevre ve ortamı renklendiren dekor, gökdelenlerin, teknolojik aletlerin göz aldığı yakın gelecektir. Ve insanlığın bu yakın geleceğindeki yalnızlık bir boşanma-sonrası sahnedir. Theodore boşanmıştır. Çeşitli flashback’lerle evlilik anlarına, bazen sıcak, bazen hüzünlü, bazen öfkeli anılara saplanır. Theodore ve Catherine’in nezdinde Adem ve Havva’nın boşanmasıdır belki bu. Böyle dönüm noktası bir kaybın ve o kaybın yarattığı yasın içinde içgüdü veya -daha insani bir kavramla sorarsak- arzu nereye, neye ve kime doğru yöneleceklerdir?

“Fantezi gerçekliğin getirdiği sınırlarının ötesindekini arzular. Gerçekliğin getirdiği sınırlar, zamanın sınırıdır, bireysel varlığın sınırıdır, yeteneğin, gücün, kudretin sınırıdır. Gerçeklik, sınırını benliğin oluşumuyla gösterir. Benlik tanımlanırken bir sınır çekilir: Benliği öteki‘nden ve belki daha önemlisi ötekini benlik’ten ayrı tanımlamaya yarayan bir sınır. Mademki öteki de fantezi kurabilen bir öznedir ve de onun fantezisinin nesnesi her zaman benliğin sahibi özne olmayabilir, o zaman öteki’nin teşkili başlı başına fantezinin gerçekle karşılaşmasındaki sert bir sınırdır. Bu sebeple narsissistik fantezi öteki’nin varlığını (bir özne değil de) nesne konumunda tutma niyetindedir. Kohut’un tanımladığı şekliyle benliğin uzantısı şeklinde, kendi seçimi, niyeti, öznelliği olmayan (veya önemsenmeyen) bir nesne olarak (kendiliknesnesi /selfobject) (Kohut, 1971). Fantezinin canını sıkan en can alıcı özelliklerden biri zamana aittir. Fantezinin ebediyet özelliği, zamanın gerçekliğinin duvarına çarpar. Fantezi hep’leri, her zaman’ları sever; sonsuza kadar sürecek aşklar, ebedi iktidarlar düşler (veya mazoşistik veya sadistik fantezilerde sonsuz acı, yıkım, keder de düşleyebilir).” (Erten, 2015, s.137-38)

Bu özellikler bu ilişkiyi Theodore için vazgeçilmez bir hale getirmektedir. Gerçeklikle ilgili tek sınır Samantha’nın bir bedeni olmamasıdır. Ancak bu yokluk bir taraftan gerçekliğin yarattığı bir sınırlama, bir yokluk/boşluk gibi görünürken bir yandan da düşlemlere sınırsız imkânlar yaratan bir “alan”a dönüşür. Theodore ile Samantha buluşması “geçiş alanı”nda gerçekleşir. Geçiş alanı gerçeklik ve düşlem alanları arasındaki “-mışcasına” bölgesidir. Gerçeklik tüm somutluk ve nesnelliğiyle fazla baskın hale gelirse geçiş alanını ortadan kaldırır. Böyle durumlarda oyun buharlaşır; kimse kimseye âşık olamaz. 

Theodore ve Samantha’nın aşk oyunlarında Samantha’nın bedeninin yokluğu, zamanı ortadan kaldırarak hayal edebilmenin sınırsızlığına imkân tanımaktadır.

“Yüksek teknolojik gelişmelerin imkân verdiği böylesi bir ilişki, bu gelişmelerin varoluşa getirdikleri yeniliklerin geçiş alanının yaratıcı potansiyeli tarafından kullanılmasıyla oluşur. Bu gelişmeler geçiş alanında –siber uzaydaki gibi-yeni bir uzay yaratırlar. Ayrıca filmde Samantha’nın Theodore’u tanıma ve onun istediklerini ona verme sürecindeki kuantum sıçramalarda olduğu gibi yeni bir zaman doğururlar. Geçiş alanı bu yeni zaman ve uzayda oluşur.” (Erten, 2015, s.139)

Aşk (Her) filmi bir ilişkisel ütopya mıdır, yoksa anti-ütopya mıdır? Böyle bir aşk ilişkisini içeren dünya bir cennet midir, yoksa bir cehennem midir?  Theodore filmin sonlarına doğru Samantha’ya -bir işletim sistemi olarak-kendisiyle konuştuğu sırada başka insanlarla da konuşup konuşmadığını sorar. Aldığı yanıt şoke edicidir: “8316”  Bu yanıtı alan Theodore bir soru daha sorar: Bunlardan kaçıyla kendisiyle olduğu gibi bir aşk ilişkisi yaşamaktadır? Yanıt gene sarsıcıdır: “641”

“Theodore’un aşk fantezisi başlangıçta zaman düzleminde narsissistik bir doyuma ulaşmış gibidir: Her zaman ve her taleple ilgili hazır ve nazır bir öteki…Öyle ki taleple bu talebi doyuracak arz arasındaki zaman neredeyse sıfırlanmıştır (rahim içindeki yaşantı gibi).

Narsissistik (Oto-erotik) hasretler bunu duygusal bir ütopya olarak yaşayabilirler. Ancak bütün ütopyalar için sorgulandığı gibi, bu cennet aslında bir cehennem olabilir mi? Böyle bir ilişkinin olağanüstü zaman ve mekânının aynı anda 641 kişiyi doyuma ulaştırmış olması böyle bir cehennem değil midir?”  (Erten, 2015, s.140).

 

Aşk filmindeki Samantha’yla Lars ve Gerçek Kız filmindeki Bianca arasındaki fark nedir? İki filmin içindeki sanal kadınların rolü ve işlevinin hikâyelerin sonunda yarattığı finaller arasındaki farkı belirgindir. Lars ve Gerçek Kız daha önce söylendiği gibi bir mutlu sona sahip “iyimser” bir filmdir.

Theodore da, Lars’ın Bianca’yla yaşadığı gibi Samantha’yla kesin şekilde vedalaşır. Aşk filminin son sahnesinde de Lars ve Gerçek Kız’da olduğu gibi gerçek bir kadın ve erkek bir araya gelirler: Lars ve Margo, Bianca gittikten sonra mutlu bir şekilde bir ilişkiye doğru ilerlemişlerdir. Ancak Aşk finalinin son sahnesinde Theodore ve komşusu/arkadaşı Amy’nin yaşadıkları kayıpların arkasından buluşmalarında “ilişkisel mutlu son” barındıran bir nitelik yoktur. Aynı mağduriyet ve mahrumiyeti yaşayan iki insan canlısının buluşmasıdır söz konusu olan. Amy de bir ayrılık yaşamıştır. Daha sonra Theodore’unkine benzer bir başka ilişkide de Theodore’un yaşadığı hayal kırıklığına uğramıştır. Adem’le Havva boşanmış, sonrasında bulunduğu zannedilen şey de kaybedilmiştir. Hatta pek çok izleyici Theodore ve Amy’nin birlikte çıktıkları gökdelenin en üst katından aşağıya birlikte atlayıp atlamayacakları şeklinde bir tedirginlik bile duymuşlardır.

Dil, Kurgu ve Aşk

İnsan tabiatın ekosisteminin bir parçası olarak doğar. Daha sonra türe özgü bir aşkınlaşmayla donanmış olarak, bu ekosistemde bir kırılma gibi görebileceğimiz şekilde kültürü yaratır. Bu vektörün yönü maddeden manaya doğrudur. Ekosistem döngüsündeki kırılmanın başlangıcı ya da o başlangıçta kendini en çok gösteren olgu insanın konuşarak iletişim kurmasıdır.

Konuşmanın etkisi insanın tabiatla (ki bu tabiat hem dışındaki hem de içindeki, bizatihi özü olan tabiattır) kurduğu ilişkinin artık dil aracılığıyla gerçekleşmesi sonucunu doğurur. Dil simgesel bir araçtır. Gösteren-gösterilen ilişki kipini kullanır. Bu sebeple artık dil aracılığıyla deneyimlenen dünyayla ilişki simgesel bir ilişki kipine girer. İnsan masaya dokunurken her zaman, masanın temsili dünyadaki göstereniyle de ilişki kurmak durumundadır.

Demek ki dilin ortaya çıkmasıyla birlikte, fiziksel, kimyasal ve biyolojik dünya-lar ortadan kaybolmamakta ancak onların deneyimlenmesi her zaman temsili dünyanın aracılığına mecbur hale gelmektedirler.

Bu dil dünyasının bir başka özelliği her zaman bir öyküye sahip olmasıdır. Şeyleri temsil eden gösterenlerin kelimelere dönüştüğü dünya, eninde sonunda bu kelimelerin meydana getirdiği cümleleri yaratır. Cümleler özne, nesne ve yüklemi (edimi) içerirler. Artık dünyada fail olan bir özne ve onun nesneler dünyası doğmuştur. Öznenin bu nesneler üzerinde tasarrufları ise, -öncesi, -sırası ve -sonrası olarak edimlerin tarihsel düzlemde öyküsünü ortaya çıkarırlar. Bir başka deyişle cümle-ler zamanı ve öyküyü doğururlar.

İnsanı varoluşun evrim sürecinde önce dil ve sonra öykü ile iç içe geçişi ve dışına çıkılamayacak şekilde bu unsurlar tarafından paranteze alınması öznel gerçeklik boyutunda sahicilik-sahtelik ikiliğini doğurur. Bir aşk ilişkisinin en sıcak, en ateşli yerindeki replikler hangi romandan, hangi filmden “kes-kopyala-yapıştır”lardır?  “Ben” diye tanımladığımız ruhsallığımız acaba yaşam boyu içimize atıp durduğumuz bu kopya parçalarla yaratılmış bir kolajdan mı ibarettir? Bu durum insan ruhsallığının oluşumunun temel unsuruysa “sahicilik” diye bir şey zaten mümkün müdür?

Söz ve öykü ister istemez bir “öyküsel (kurgusal) benlik” durumu yaratmıştır ancak özne öyküsüyle arasına bir mesafe koyabildiği ve ona çözümleyici bir anlayışla yaklaşabildiği takdirde kurgusallıktan ve sahtelikten sahiciliğe ve özgünlüğe doğru yelken açabilir. Bu hiçbir zaman bütünüyle başarılabilecek bir geçiş değildir. Bu, tekrar tekrar açıklayıcı parantezlerin dışına yeni açıklamalar ve anlamalarla çıkma sürecidir. Sürekli olarak öykü ve kurgu parantezleri içinde kalınır ancak sürekli olarak içinde bulunulan kurgu çözümlenmeye çalışılıp bir dış paranteze çıkılır.

Aşk ilişkisindeki repliklerin sahteliği veya sahiciliği meselesi bizi Denkel’in öyküsündeki orijinal ve klon kadın sorunsalına götürür. Elde ettiği kadının orijinal olan mı yoksa sahte olan mı olduğunu hiçbir şekilde çözemeyecek adam örneğinde olduğu gibi, aşk ve tutku sahnelerinin, bizi peşinden sürükleyen oyuncusunun (aşık olunan kişinin) ve onun sergilediği performansın aslı mı yoksa aslı’nın bir kopyası mı olduğu sorusunun yanıtını bir türlü bulamayız.

Hem şüphe etmekten vazgeçilemez ancak bir taraftan da aşk kendini kandırma eğilimi olmadan yaşanamaz. Theodore’un aptallığı da bilgeliği de aynı noktadan neşet ederler. Samantha Theodore’un bir işletim sisteminde arzu nesnesini görme ihtiyacından ibarettir. Kendi yarattığına âşık olur. İşletim sistemi ona, onun arzu ettiklerini verir. Ancak diğer taraftan bu hal, aşk denen bir şeyin doğasında böyle bir aptallık olduğunu bilecek ve onu kapsayacak kadar da bilgeliktir. İlişkinin sonucunda yaşadığı görünürdeki hayal kırıklığı (diğer 641 kişiyi öğrenmesi) zaten bir düzeyde bildiğiyle kendini karşılaştırma cesareti buluşuyla gerçekleşir. Theodore bir dış paranteze çıkma cesareti göstermiştir.

Hemen Dön – Kara Ayna

 

Şimdi üzerinde durulacak öykü, 2011 yılında gösterimi başlayan ve tüm dünyada yankılar yaratan İngiliz “Kara Ayna” (Black Mirror) dizisinin ikinci yılının ilk bölümü, Owen Harris tarafından yönetilen “Hemen Dön” olacak (Be Right Back).

Dizinin her bir bölümü ayrı hikâyelerden oluşmaktadır. Hepsi bilim kurgusal içeriklere sahiptir. Ancak bu bilim kurgusal özellik uzak geleceğe ait bir şey değildir. Dizinin yapımcısı ve senaristi Charlie Brooker’a göre tüm bölümlerin içerikleri şu andaki yaşantılarımıza çok benzemekte ve on dakika veya bir-iki ay sonra yaşamımızın bürünebileceği farklılıkları içermektedir. Özellikle iletişim alanında son birkaç  yıl içinde bile olup biten değişiklikleri düşününce Brooker’a hak vermemek imkânsızdır. Bu sebeple öngörülebilir ki, kısa bir süre içinde Kara Ayna’nın şimdi bize ilginç gelen pek çok bölümü naif ve sıradan görünebilir.

Diziye ismini veren “Kara Ayna” ekrandır. Televizyonun, akıllı telefonun, bilgisayarın, tabletin, akıllı saatin, güvenlik sisteminin ekranlarından oluşan büyük kara bir çerçeve…

Aynaya varlığımızı ve nasıl’lığımızı sorarız. Ayna da bize yanıt verir. Varlığımızı doğrular ve nasıl olduğumuzu bize söyler. Bunu yapan sadece arkası sırlı cam olan fiziksel ayna değil, anne yüzünden başlayarak bizi aynalayan pek çok yüzey ve gerisindeki/içindeki derinliktir.

Artık insanlar birbirlerinin yüzüne, gözlerine ve gözlerinin içindeki anlamın derinliğine daha az bakar oldular. Uzunca bir süredir, bakışlar insan yüzü ve gözünden ekranlara yöneldi. Bağımlı hale gelinen ekranlar, geri yansıttıklarıyla ruhsallığı derinleştirip genişletirler mi yoksa Kara Ayna dizisinin isminin ima ettiği gibi kendisine bakanların varlığını emen kara delikler gibi midirler?

Medeniyetimizin yeni yüzü olan ekranların süper hızlı iletişim ve düşlem uygarlığı, bir ütopya gibi görünen ancak gitgide bir karabasan olarak varoluşun anlamının üstüne çöken bir distopya mıdır? Kara Ayna dizisi bu sorunsalı tartışırken, günlük yaşantımızın evlilik, aile, siyaset, medya, cinsellik, ebeveynlik gibi unsurlarının yakın gelecekte  bürünecekleri (belki şimdiden büründüğü)şekil ve içerikleri irdelemektedir.

Dizinin bir bölümü olan “Hemen Dön” evli bir çift olan Martha ve Ash’in hikâyesidir. Ash ve Martha, Ash’in çocukluğunun geçtiği taşra evine doğru yolculuğa çıkarlar. Anladığımız kadarıyla, bir süre orada yaşayacaklardır.  Varacakları istikamete doğru seyahat ederken eşlik ettikleri şarkı şunu söylemektedir: “Sana sahip olmayacaksam kimseyi istemiyorum bebeğim.”

Sonra hikâyenin dramatik noktasına geliriz. Martha Ash’i bir trafik kazasında kaybeder.

Martha büyük bir yasın içindeyken hamile olduğunu da öğrenir. Kendisi de kayıp yaşamış olan arkadaşı Sarah onu yeni bir teknolojiden haberdar eder. Başlangıçta ne kadar itiraz etse de sonrasında özlem ve merakına yenilen Martha bu teknolojiden yararlanmaya karar verir. Bu uygulama Ash’in tüm kişisel bilgilerine, resmi kayıtlarına, Word dosyalarına, Facebook hesabına, elektronik postalarına erişim talep eder. Tereddütleri devam eden Martha sonunda razı olur. Bu erişimler üzerine çalışan uygulama sonunda Martha’nın mesajlaşabildiği bir “Ash” yaratır. Bu mesajlarda kaybettiği eşinin yeniden yaratımıyla haberleşen Martha başka bir teknolojik olasılık daha olduğunu öğrenince iyiden iyiye şaşkına döner. Uygulama ses kayıtlarını da kullanarak Ash ve Martha’nın telefonla konuşmalarını da sağlamaktadır. Artık Martha, aynı Aşk filminde Theodore’un Samantha’yla istediği zaman, istediği kadar konuşabilmesinde olduğu gibi, Ash’le konuşabilmektedir. Samantha Theodore’un yaşamındaki bir “eksikliği” (ilişkisizliği) gidermek için yaratılmışken, Ash’in bu teknolojik versiyonu,  “kaybı” telafi etmek için ortaya çıkmıştır. Martha aynı Theodore’da olduğu gibi, bu telefon görüşmelerinin bağımlısı haline gelir. İletişime engel olabilecek en küçük aksilik büyük kaygılara sebep olur. Bir seferinde, konuşurken akıllı telefonu elinden kayıp düşer ve kırılır. Artık çalışmamaktadır. Martha, trafik kazası haberini aldığını andaki gibidir. Panik içinde yeni bir telefon alıp uygulamayı kurar. Ash’in sesini tekrar duyana kadar çılgın bir haldedir. Ash onu yatıştırmaya çalışır. Telefona ne olursa olsun ona bir şey olmayacağını söyler: “Ben telefonda değilim ki ben buluttayım. Bana bir şey olmaz.”

Ash’in teknolojik yeniden yaratımı bu kadarla kalmayacaktır. Teknoloji ilerledikçe, program yeni olanaklar, olasılıklar sunar. Eğer Martha rıza gösterirse, program Ash’in tüm görsel verileri (videolar, resimler) üzerine çalışarak, onu bedenleştirme imkânına ulaşacaktır.

Sonunda bir gün Martha’nın kapısı çalar ve büyük bir kargo içinde, monte edilecek parçalar halinde Ash’in bedeni gelir. Gerekli işlemleri yapan Martha tıpkısının aynısı gibi görünen Ash’e kavuşur.

Bir anlamda bir tabiat kanunu olan ölüm yenilmiş ve kayıp yap-bozlanmış (undo) gibidir. Başta durumu garipseyen ve endişeli bir ruh hali içinde olan Martha Ash’e büyük bir özlemle sarılır. Ash yeniden yaratılmıştır ancak onu yeniden yaratan verilerin içinde her şey bulunmamaktadır. Kendini geliştirebilen bir programa sahip olan bu uygulama ilişkisel deneyimlerle yeni özellikler ve donanımlar edinir. Örneğin Ash sevişmeyi bilmemektedir. Bunu Martha’dan öğrenir. Doğrusu, yorulmayan, bitmeyen enerjisiyle “bu Ash”le cinsellik Martha için çok heyecan verici ve doyumludur.

Ne var ki öğrenilip adapte olunacak şeylerin gene de bedensel/teknolojik sınırları vardır. Ash nefes almamaktadır; Ash uyumaz (uykuya ihtiyacı yoktur); Ash terlemez; Ash tuvalete gitmez. Gene de Martha’yı memnun etmek için nefes alıp verme sesini çıkarabilir; ya da uyuyormuş gibi gözlerini kapatıp sabaha kadar bekleyebilir. Ancak bunları doğal olarak değil onu memnun etmek için yaptığını bilen Martha durumdan rahatsız olur. “Bu Ash”ten gitgide rahatsızlık duyan ancak ondan bütünüyle vazgeçemeyen Martha için bu ilişki içinden çıkamadığı bir ikilem haline gelmiştir: Kaybı kabul edemediği için seçtiği bu ilişkisel icat ona kaybını daha fazla hatırlatmaya başlamıştır. Üstelik bu ilişkiyi gizli yaşamak zorundadır. Ash’in hiçbir yakınına göstermez. Örneğin ablası habersiz evine geldiği zaman Ash’i gizler.

Filmin başlangıç sahnesinde, eşini, çocukluğunu geçirdiği eve getiren Ash, çocuk yaşta kaybettiği kardeşinin resmini Martha’ya gösterip annesinin kayıplarla hiç başa çıkamadığını söyler ve “annem onun resmini tavan arasına kaldırdı. Ortada resmi yoktu. Sonrasında babam öldüğü zaman onun resmi de tavan arasına kaldırıldı” der.

Bölümün ilerleyen dakikalarında görürüz ki Ash’in teknolojik yaratımının başına gelen de aynısı olacaktır. Martha onu tavan arasına kapatmıştır.

Martha Ash’in kopyasını/klonunu yaşamının içinde tutmamaktadır, onu tavan arasına kapamıştır ancak öte yandan, bu kopyayı bütünüyle demonte edip, bu fanteziyle vedalaşmamış ve yas sürecini bitirmemiş ve yeni bir ilişki kurmamıştır.

Martha’nın Ash’in kopyasıyla yaşadıkları, insanlığın aşk ve duygusal ilişkilerle ilgili kaybettiklerini ikame etmesi/etmemesi/edememesi olgusunun bir “model sahnesi” midir? Gece olunca tavan arasından çıkarılıp yatağa götürülecek ve sevişilecek bir “ölümsüz” mumya? İnsanlığın ilişkisel beklentilerini, aşk düşlemlerini ve buna dair umutlarını çoktan kaybetse de, bir türlü “gömemediğini” ve ara sıra sakladığı yerden çıkarıp fantezi nesnesi olarak kullandığını söyleyebilir miyiz? Cuma akşamları Amerikan romantik komedi filmlerini seyretmeyi sevmek gibi?

 

Kara Ayna’dan Geri Yansıtılanlar, Klonlar ve Ruhsallık

 

Üç senaryo ve klon hikayesi neler düşündürüyor?

Türümüzün tarihin bulunduğumuz noktasında “kararsız bir kavşak”ta olduğunu söyleyebiliriz.

Yukarıda özetlenen kurgular bu kararsızlık noktasındaki değişik duruşlar ve kararlardır. Bundan sonrası nasıl yaşanacaktır? Bir aile olarak mı? Aile olmadansa, nasıl? Aileyse, tarihsel olarak bildiğimiz, tanıdığımız bir aile mi olacak bu? Yoksa “yeni bir aile” mi ortaya çıkacak? Bu soruyu sorup bu soruya henüz tüm insanlığı kapsayan bütünsel bir cevap vermek noktasında değiliz. Ancak belli tekil örnekler veya tüm insanlığı düşündüğümüz zaman azınlık olarak görebileceğimiz bazı gruplaşmalar üzerinden tahminler yürütülebilir.

Yazının başında bahsedilen bütünden tekile doğru çözülme olgusu belirgin olarak kendini göstermektedir. Göreceli olarak kalabalık gruplar olarak yaşamaktan daha az insanın birlikte yaşadığı konumlara ve hatta tek başına yaşamaya doğru bir eğilim kendini göstermektedir. Ruhsallığın yapısı ve dokusu psikanalitik olarak incelendiğinde insanın ilişkisiz yaşayacağını söylemek olası görünmemektedir. Ancak bu ilişkinin doğası ve içeriği -alışık olduğumuz- aile-içi ve aileyi içselleştiren özellikte olmayabilir. Yukarıda yazılanlar ışığında biliyoruz ki tek başınalıkta da ilişkiler vardır. Fairbairn’in endopsişik yapılar olarak tanımladığı nesnelerle ilişkiyi dış dünyadaki insanlarla ilişkinin önüne alan bir kişi tek başına olabilir ancak bir tür ilişki ağı içindedir.

Kararsız kavşak tam da bu noktada kendini göstermektedir. 21. Yüzyılın insanı gitgide daha tek başına bir yaşama yönelip ilişkilerini oto-erotik bir yönelim içinde bedensel ve zihinsel mastürbatif bir kipte mi yaşayacaktır (Theodore’un ve Martha’nın yaptığı gibi)? Yoksa Lars örneğinde olduğu gibi bu kipe gömüldüğü veya onu “işlevsel olarak kullandığı” durumlar olsa da insan binlerce yıldır güdülendiği ve gerçekleştirdiği gibi, bu durumdan çıkarak (“kurtularak”), öteki’ye gitme, ona ulaşma, onla yaşama ve onla üreme özelliğini sürdürecek midir? Klon kadınlar sorunsalını düşünürsek, Aşk filminde olduğu gibi her zaman hazır ve nazır, her zaman ulaşılabilir bir sevgili yaratan, Hemen Dön’de olduğu gibi ölmüş kocayı bile geri döndüren teknoloji,  aşk ıstırabı çeken ve başkalarıyla rekabeti içinde çok acı verici “beni mi seçecek?” sorusunu soran aşıklardan her birine aşık oldukları kadının verilmesi durumunda, bu durumdan memnun olup hiç sesini çıkartmayacak, durumu sorgulamayacak mıdır yoksa zevkinden, yaşadığı doyumdan vazgeçme, elindeki kadını, veya onun orijinal kadın oluşu kanaatini kaybetme pahasına karşın durumu kabullenmeyecek, sorgulayacak ve “gerçek” (bir gerçek olduğu umudu/inanışı) için mücadele mi edecektir?   

Aslında soruları bu şekilde sorunca, bu iki durum, anaakım psikanalizin tanımladığı haliyle, narsissistik aşkla, jenital olgunluğa ulaşmış nesne aşkı arasındaki fark gibi duruyor. Ve bu şekilde tanımlanınca bu iki durumdan birincisi sağlıksız ikincisi psikolojik olarak sağlıklı, olgun, vs. gösterilmiş oluyor. Özellikle “sağlıklı”, “olgun” gibi sıfatlarla ilgili dikkatli olunması ve kolay klişelerden uzak durulması gereken bir tarihsel noktadayız. Tarihsel devinimlerin dalgaları aklımızın burçlarını dövdükçe ezberlerimiz bozuluyor ve kafamız karışıyor. Bu sebeple içinde psikanalistler de olmak üzere hepimiz kararlarımız, düşüncelerimiz, yaşamlarımız ve kuramlarımızla bir “kararsızlık kavşağı”ndayız.

Kaynaklar

Anzieu, D. (1985). The Skin Ego. New Haven/London.

Erten,Yavuz (2001). Yalnızlık, Yanlışlık. Psikanaliz Yazıları Sonbahar Sayısı, No.3,  s.29-37, 2001.

Erten, Y. (2015).Tarihin Dışındaki Gün, Sonsuza Kadar Tekrar Eden Gün, Gece Doğan Güneş, Sinema ve Psikanaliz 2, Kayıp ve Zaman, Derleyen Özden Terbaş içinde, Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, s.131-142

Fairbairn, W.D. (1944). Endopsychic Structure Considered in Terms of Object-Relationships. International Journal of Psychoanalysis, 25 :70-92.

Ogden, T. H. (1989). The Primitive Edge of Experience. Jason Aronson.

Winnicott, D.W. (1971). Playing and Reality. London : Tavistock Publications.

[1] Ev hayvanlarına bakmayı ve onlara bağlanmayı kesinlikle patolojik bir olgu olarak görmüyorum. Ancak hayvanları antropomorfize eden, yani onlara ancak insani özellikler yansıtıldığı zaman sempati duyabilen ve/veya onları sevimli oyuncaklar haline getiren yaklaşımların varlığına dikkat çekmek istiyorum. Hayvanlarla kurulan ilişki ruhsallığı çok geliştiren bir olgu olabilir. Bunun sayısız örneğini çevremde, özellikle çocukların gelişim süreçlerinde görüyorum.  Bu örneklerde şu mevcut: Narsissistik işgallerimiz dışında onların farklılıklarına saygı duyan ve kendi yansıtmalarımızı içimize geri alabilen bir tavır; onların farklılıklarını ortadan kaldırmayı başarılı bir efendilik olarak görmeyen ve köleler yetiştirmekten gururlanmayan, kibirlenmeyen bir ruhsallık. Yıllar önceki bir şovunda Cem Yılmaz, Nişantaşı kafelerinden birinde oturan havalı bir genç adamın tavrından bahsediyordu. Siyah güneş gözlükleri, havalı çizmeleri ve cins köpeğiyle kafenin açık havalı bölümünde oturan genç adam köpeği iki ayağının üzerine kalkarak masaya dayandığı zaman öfkeden deliye dönüyordu: “Rexxxx!” Cem Yılmaz köpeğin iç sesini canlandırıyordu. “Başlarım Rexi’ine de Mex’ine de. Yahu ben köpeğim. Oraya sıçrarım, buraya da dayanırım…Ne Rex’i? Köpeğim ben, köpek”